Muazzam piyango




“Rastlantıya inanır mısın?” aslında basit bir soruydu İskambil Kağıtlarının Esrarı romanının on iki yaşındaki kahramanı Hans-Thomas’ın babasına sorduğu soru.


Ancak babası, bu sorunun oğlu için önemini hemen fark etmişti. Annesinin evi terk edip Yunanistan'a gitmesi, rastlantı eseri Girit'te bulunan teyzesinin annesinin fotoğrafını bir moda dergisinin kapağında görmesi ve babasıyla birlikte Norveç'ten Yunanistan'a doğru uzanan yolculukları...


Eğer rastlantıysa sonunun kötü bitme ihtimali vardı. Çünkü doğa, aldırmazdı. Ama eğer planlanmış bir kaderse, bütün bu rastlantıların bir anlamı olmalıydı.





Hemen arabayı kenara çekti adam. Nefes kesici deniz manzarası eşliğinde başladı düşüncelerini paylaşmaya:


"1349..."


“Kara Ölüm” diye yanıtladı onu Hans-Thomas.


“Veba yüzünden Norveç’in yarısının kırıldığını biliyorsun. Ama sana şimdiye kadar söylemediğim bir şey daha var. O zaman binlerce deden ve ninen olduğunu biliyor musun?”


Kuşkuyla başını salladı çocuk. Nasıl olabilirdi ki böyle bir şey?


Babası devam etti anlatmaya:


“İki ana-babamız var, büyük ana-babamız dört, büyük büyük ana babamız sekiz, ondan öncekiler de on altı tane – böyle gidiyor işte. Geriye doğru 1349’a kadar hesaplarsan epeyce eder. Ama sonra veba geldi. Bazı aileler tamamıyla yok oldu, bazılarından da bir iki kişi kaldı hayatta. O zaman çocuk olan yüzlerce deden, ninen vardı senin ve hiçbiri ölmedi. “


“Bunu nereden çıkarıyorsun peki?” diye sordu Hans-Thomas şaşkınlık içinde.


“Çünkü sen burada oturmuş Adria Denizi’ne bakıyorsun” diye yanıtladı onu babası.


Ve varoluşun zaten milyarda bir olasılıklı rastlantıların kesişmesinden oluşan mucizeler bütünü olduğunu anlatmaya devam etti:


"Atalarının hiçbirinin çocukken ölmemiş olma ihtimali, birkaç milyarda bir sadece. Çünkü burada konu sadece veba değil anlıyor musun? Senin atalarının hepsi, ama hepsi en büyük felaketlerde, çocukların sapır sapır döküldüğü en kötü dönemlerde bile büyümüşler ve kendi çocukları olmuş. Tabii birçoğu hastalanmış ama kurtulmuşlar işte. Böylece sen Hans-Thomas yüz milyarlarca kez ölümden dönmüşsün.”


“Bütün bu anlattıklarım tek ve çok uzun bir rastlantılar zinciri” diye devam etti adam. “Ve bu zinciri geriye doğru ta bölünüp çoğalan ilk canlı hücreye kadar izleyebilirsin. Bugün bu gezegende yaşayıp gelişen her şeyi başlatmış olan o ilk hücreye. Benim zincirimin üç veya dört milyarlık süre boyunca herhangi bir anda kesintiye uğramamış olma ihtimali, gözümüzde canlandıramayacağımız kadar küçük. Ama ben aradan sıyrılmışım işte. Bak, duruyorum karşında. Ve bu gezegende seninle birlikte yaşamamı sağlayan şansın akıl almaz bir şey olduğunu biliyorum. Dünyadaki en küçük kurtçukların bile ne kadar şanslı olduklarını da.”


Babasının bu felsefi söylevinden etkilenen Hans-Thomas, aklında kalan o tek soruyu da sordu:


“Ya şanssız olanlar?”


“Yok ki onlar” diye yanıtladı babası yüksek sesle.


“Hiç doğmadılar.”


“Yaşam, sadece kazanan numaraların görülebildiği muazzam bir piyango.”


Hans-Thomas gibi, hayatlarımızdaki rastlantı izleklerinden geleceğe dönük anlamlar çıkarmaya ve her şeyi bir planın parçası olarak görmeye duyduğumuz meyil nedeniyle yaşamın kendisinin ve var olmamızın nasıl bir mucize olduğunu unutabiliyoruz.


Eğer yüz binlerce atalarımızdan biri bile genlerini bir sonraki jenerasyona ulaştırmadan ölseydi, bugün burada var olamayacaktık.


Çoğu zaman öyle hissetmesek de, hayat denilen bu muazzam piyangoda kazanan olduğumuz kesin.


Alıntılar:


Jostein Gaarder - İskambil Kağıtlarının Esrarı