top of page

Haftalık Psikoloji Bülteni'ne üye ol

Teşekkürler.

HUZURSUZ EMOŞ.jpg

Huzursuz 2023'e girerken


Merhaba sevgili okuyucu,


Bana sorduğunuz neredeyse bütün soruları topladım ve yanıtlamaya çalıştım. Bu yazıyı üçe böldüm;


- Genel sorular,

- Yazmakla, odaklanmayla, irade göstermekle ilgili sorular

- Okumakla, kitaplarla ilgili sorular.



İyi okumalar dilerim :)




GENEL SORULAR



Melek Hanım sordu: Her bültende ruh halimize göre bir yazı ile karşılaşıyor olmamız nasıl mümkün?


En sık sorulan sorulardan biriydi bu. Aslında hiçbir gizemli tarafı yok; çünkü kitap için okumalar yaptıktan sonra iyice anladım: Aynı sorunları yaşıyoruz, aynı belirsizliği deneyimliyoruz, aynı kuşkulara sahibiz, aynı dertlerden muzdaribiz. Kırılgan olduğumuzu da fark ediyoruz, güçlü görünmeye çabaladığımızı da; bir noktada kendi istek ve arzularımızdan uzaklaştığımızı da hissediyoruz, kavuşmaya özlem duyduğumuzu da; sık sık anlamsal bir boşluğa düştüğümüzü de biliyoruz, boşluktan çıkmak için anlamsız yerlere baktığımızı da; içimizde tuhaf bir hayal kırıklığı yaşadığımızı da görüyoruz, acısını yanlış insanlardan çıkardığımızı da; bi bıraksalar özgürce uçacağımıza da inanıyoruz, bırakmayanın aslında kendimiz olduğuna da.


Hiçbir gizem yok. Yeter ki bunu bir tek kendimizin yaşadığı yanılgısına kapılmayalım.


 

Sevgi Hanım sordu: Okuyucularınızda yaratmak istediğiniz bir değişim var mı? Yoksa bunu onlara mı bırakıyorsunuz? Neticeten huzursuz beyin ile varmak istediğiniz bir hedef var mı?


İlk başladığımda sadece yazma alışkanlığı kazanmak istiyordum. İkinci senenin başında aklımda tek bir amaç vardı: kimsenin kendisini ucube gibi hissetmemesini sağlamak… Zaten ikinci yılın ismini “Normal İnsanlar” koymuş, açıklamada şöyle yazmıştım:


“Sıradan insanın anlatamadığı korkularını, endişelerini, fantezilerini, kıskançlıklarını, cinsel sorunlarını, kötücül düşüncelerini ortaya sermeyi ve incelemeyi, böylelikle yalnızca kendimizde olduğuna inandığımız için hissettiğimiz baskıyı ve suçluluk duygusunu bir nebze hafifletmeyi amaçlıyorum.”


Bunu, okuyucuların da desteğiyle bir nebze başardığımızı biliyorum.


Okuyucu kitlesi arttıkça, bir başka amaç yavaş yavaş peydahlandı: Bu kadar kompleks sorunlarımız için kısa süreli çözümler arama merakımız. O kadar çok yazıya “peki ya çare?” yanıtı geliyor ki şaşırıyorum. Bu anlayışı değiştirmek isterdim. Şifa, tek büyük adımda değil, on binlerce küçük adımda gerçekleşir ve umarım Huzursuz Beyin bu adımlardan biri olur.



Huzursuz Beyin, ilk sene biterken.

 

Murat Bey sordu: Yazılarınız, yorum ve görüşleriniz çok sevildi; siz bizim yorumlarımızı nasıl buldunuz? Soru ve yorumlara bakınca, "Kendinizi anlaşılmış hissediyor" musunuz?


İnanılmazdı. Bültenin girişinde bahsettim biraz, gerçekten kelimelerle ifade edemem. Yanılmıyorsam Çetin Altan’dı, oğlu Ahmet Altan’a roman yazarlığı hakkında nasihatler verirken, Ramazan’da iftar için ışıkların yanmasını alnını cama dayayarak bekleyen bir çocuğun hislerini aktarabilip aktaramayacağını sormuştu. Kendimi şu an öyle hissediyorum. Anlatmak yerine göstereceğim ama; hepsini toplayıp siteye koyacağım, muhtemelen açıklayıcı olur. Ama yanıtım büyük bir evet: En azından bülten okurlarının beni anladığını hissediyorum



 


Damla Hanım sordu: İyi hissetmek için orada olduğunu hayal ettiğin bir yer var mı? ( şehir, an, manzara gibi her hangi bir yer )


Yok ama her sabah güne başlama rutinim var beni rahatlatan: önce rahmetli anneannemin eşarbını koklar, sonra Leonard Cohen fotoğrafına selam verir en sonunda da oyuncak peluş kaplumbağam Junior’un başını okşarım. İlki yeri doldurulamaz sevginin, ikincisi kaynağını kırılganlıktan alan yaratıcılığın, üçüncüsü çocuk ruhlu kalmanın önemini hatırlatır.



 


Pınar Hanım sordu: Bu hizmeti neden ücretsiz yapıyorsunuz? Önemli bir emek var burada.


Farklı şekillerde en sık sorulan sorulardan biriydi bu. Zaten Instagram’da da sık sık karşılaşıyorum bu soruyla ve hep aynı yanıtı veriyorum. Ücretsiz yapıyorum, doğru, ama karşılıksız yapmıyorum. Karşılığında inanılmaz bir ilgi, saygı, nezaket alıyorum. Ekonomik şartların ağırlığından dolayı hiç reklam vermedim bu sene, yine de kırk binden yüz seksen bine çıktı okuyucu sayısı. Çünkü siz paylaştınız. Bazı okuyucular bana whatsapp gruplarındaki Huzursuz hakkındaki tartışmaları gönderiyor, çocuk gibi ağzım açık kalıyorum. Ben burada soda - leblebi eşliğinde Socrates’te futbol analizleri izlerken çok uzakta birileri yazdığım yazılar hakkında konuşuyor. Çok tuhaf ve güzel bir his bu. Kesinlikle karşılığını alıyorum.


İkincisi, ileride diğer sorularda daha detaylı şekilde anlattığım gibi, ben asıl eğitimimi tamamen internetin ücretsiz araçları sayesinde aldım. Eğer internet bedava bir devasa bilgi kaynağı olmasaydı ben şu an çok çok daha az ve çok daha kalitesiz şeyler okumuştum. İnternette bulabildiklerime aşığım ve eğer birileri de benim yazılarımı okuduğunda benzer duygulara kapılıyorsa, ki gelen içten yorumlardan bunu hissediyorum, bu benim için muazzam bir gurur kaynağı olur. Bu nedenle, elimden geldikçe yapabileceğimin en fazlasını hep ücretsiz yapacağım. Maddi bir bedel kazanacaksam, bunu sponsorlardan kazanabilirim, okuyuculardan değil.



 

Meryem Hanım sordu: Neden bu içerikleri hazırlıyorsunuz? Her yol bir arayışla başlar, sizin arayışınız neydi?


Kişisel Instagram hesabımda birkaç kere hikayede soru cevap yapmış, orada daha çok psikoloji ve felsefe temelli yanıtlar vermiştim. Sonra bu biraz tuttu, benim de hoşuma gitti. Bir yandan da her zaman okuduklarımı unutuyormuşum gibi hissediyordum; çünkü tek yaptığım cümlelerin altını karalamaktı, öyle bir yere not aldığım filan pek yoktu.


İstanbul’dan Bodrum’a taşındığımızda ve sosyal medya danışmanlığını freelancer olarak yapmaya başladığımda, aklımda blog açmakla ilgili bir fikir vardı zaten. Bu, biraz uzun ve duygusal bir konu olduğu için bunu kitaba bırakıyorum.


Birden bire her şeyi birleştirmeye karar verdim; hem daha çok okuyacak, öğrenecek, hem öğrendiklerimi sistematik olarak insanlarla paylaşacak, hem de bu süreçte yazma yeteneğimi ve dolayısıyla akıl yürütme ve kendimi ifade etme yeteneğimi geliştirecektim. Eğer bunu kendime saklasaydım ya başlamayacağımı ya da bir noktada bırakacağımdan emindim. Bu nedenle kişisel hesabımdan duyurdum ve sonra yapmak zorunda hissettim.


Bilinçli olarak arayışım buydu. Ama beynin evrimini birazcık bilen bir insan bile asıl, yani derinlerde yatan nedenin sevilmek, sayılmak, statü sahibi olmak gibi temel ihtiyaçlar olduğunu anlar. Muhtemelen ben de, ilgili olduğum bir alanda, geliştirmek istediğim yeteneklerle, sadece sahip olduklarımla sevilmek ve sayılmak istedim.



Huzursuz Beyin'i ilk duyurduğumda

 

Ece Hanım ve birçokları sordu: Huzursuz Beyin okumak çok keyifli ama dinlemek de eminim çok zevk verecektir. Podcast yapmayı düşünüyor musunuz?


Aslında podcast veya video için mikrofon alalı altı ayı geçti ama kaçınıyorum. Belki bir gün. Yazdıklarımı kişisel bulduğum için bir başkasının okuma fikrine sıcak bakamıyorum. Sağ olun, çok kişi ücretsiz yapabileceğini söyledi. Hatta örnek ses dosyaları gönderenler oldu. Ama dediğim gibi, kişisel olduğunu düşünüyorum, bu nedenle hem vakit bulmamı hem de cesaret etmemi beklememiz gerekiyor. Ancak şu ayrım önemli: Tek seferlik bir şey olsaydı yapardım. Ama podcast demek, yazı gibi sürekli devam edeceğim bir şey olduğu için başlamak adına çekincelerim var.



 

Özlem Hanım sordu: Akademik anlamda bu işin okulunu okumadığınız halde(bunu ara sıra gerçek işinizden bahsettiğinizden dolayı çıkarım yapabiliyorum) birçok psikolog, rehber öğretmen yada danışmadan çok daha ileri düzeyde olduğunuzu hissediyor ve düşünüyorum.. Sizi tanıdığım, takip ettiğim günden bu yana katkılarınız, paylaşımlarınız, yorumlarınız düşüncelerime ışık tuttu.


Sözleriniz için teşekkür ederim ama bir yanlışı düzeltmemiz gerekiyor. Ben sadece yüzeysel araştırmalar yapıyor ve uygun dille sunuyorum oysa uzmanlarımız bu işin okulunu okuyor ve her bilgiyi hem teoride hem pratikte derinlemesine ediniyor. Nasıl ki bir romancı bir ameliyatı bütün ayrıntılarıyla güzel bir şekilde anlatıyor diye kendisinden bademciğimizi almasını istemezsek, aynısı bilimsel alanlarda yüzeysel araştırmalar yapıp bunu uygun dille sunan insanlar için de söyleyebiliriz.


Ülkemizde psikologların ve diğer sağlık uzmanlarının hem yetkin hem de etik değerlere bağlı olduğunu görüyorum. En azından benim gerçek hayatta ve sosyal medyada tanıştıklarım hep öyle oldu. Huzursuz’u takip eden, hatta danışanlarına tavsiye eden binlerce psikolog var.


Bence sorun şuydu, Covid felaketine kadar ya bilgilerini sosyal medyada etik nedenlerden ötürü göstermekten kaçındılar, ya da o çok sevimsiz olan akademik makale dilini kullandılar. Ama onlar da alışıyorlar.


Bu nedenle, yani uzmanlarımız bilgilerini daha iyi sunsunlar diye bir rehber kitapçık hazırlamıştım:


Sorunuz vesilesiyle yeniden hatırlatalım: Sağlık konusu şakaya gelmez. Kesinlike, sadece, uzmanlara danışalım. Dili güzel olanlara, duymak istediğimizi söyleyenlere değil.



 

Mine Hanım sordu: Yüz yüze seminer/konferans ya da webinar düşünüyor musunuz?


Bazen hayalini kuruyorum. Yani eğer verseydim hangi konuda olurdu acaba, nasıl bir anlatım planı hazırlar ve neler anlatırdım, diye. Ama hem zaman, hem de psikolojik etmenlerden dolayı benim için şimdilik zor bir ihtimal. Ama kitabı yazarken sanki yüz yüze seminer verdiğimi hayal ediyorum.


 

Nezaket Hanım sordu: Bir konu belirleyerek sizin seçtiğiniz bir okuma listesi eşliğinde(bu yöntemin en önemli parçası) kendimizin ne durumda olduğumuzu kavradigimiz bir çalışma hayal ettim. SORU Bu gerçekleşebilir bir hayal midir?


Okuma grupları kurmak da hayallerimden biri ama hem zaman bulma sorunu var, hem de geçtiğimiz sene yaptığımız “beraber yazma” sürecinden biliyorum, çok fazla iletişim gerektiriyor ve bu da beni psikolojik olarak çok yoruyor.


Ama bakalım, gelecek dönemlerde belki deneriz.


 

Aykut Bey sordu: "Huzursuz Beyin " bülteninde artık sponsorlar görmeye başladık, bu sponsorlar entelektüel üretiminizin arasında reklamlarını yapıyorlar. Sponsorların satmış olduğu ürünler ile sizin kişsel güvenirliliğiniz örtüşmezse ne hissedersiniz? Bu durum umrunuzda olur mu?


Aslında tek bir sponsorum oldu; the Fair, her ay bir bültene sponsor oluyorlar ve hem sahibini tanıyorum hem de Dicle’nin de kullandığı ve beğendiği ürünleri satıyorlar. Çok iyi bir ilişkimiz var, hiçbir şeye karışmıyorlar, ben de her seferinde kendilerine teşekkür ediyorum.


Ancak, diğer her teklifi reddettim. Hatta bugün bu satırları yazmaya başlamadan önce bile bir tanesini reddettim.


Öncelikle, özel içerik hazırlamamı istiyorlar, reddediyorum. Herhangi bir içeriğime sponsor olmak isteyebilirler ama yazılarıma karıştırmak, hele hele başkalarından onay almak istemiyorum. Bunu geçen sene bir kere yaptım ve bana göre olmadığını fark ettim. İleride maddi durumum çok kötü olursa düşünürüm elbette ama zorlanmadıkça kabul etmek istemiyorum.


İkincisi, Instagram hikayeleri için neredeyse her gün “bütçeniz nedir” diye sorular alıyorum, eskiden bir şeyler sallıyordum artık yanıt vermeyi de bıraktım; bir teklifiniz varsa iletin diyorum, sonra da, görüldüğü gibi, reddediyorum. Bugüne kadar çok teklif alsam da, bir rica ve çok düşük bir ücret dışında, hikayemde hiç reklam paylaşmadım. Paylaşmam demiyorum, ama işbirliği olduğunu söylerim ve deneyimim yoksa deneyimim varmış gibi yapmam.


Tek bir istisna var; sosyal medya hesaplarını yönettiğim bazı insanları seviyorum. Yılda bir de olsa onların hesaplarını Huzursuz’da paylaşıyorum ama ücret almıyorum.

Üçüncüsü ve en kötüsü “eğitim” veya “terapi” merkezleri. Ara ara “Emre Bey, size terapist/rehber/danışman soran çok oluyordur, siz bize yönlendirin, biz de yönlendirdiğiniz kişi başına size ücret ödeyelim” minvalinde teklifler geliyor, yanıt bile vermiyorum. Soranlar bilirler, son bir yıldır kimseyi kimseye önermiyorum.


Bir marka, bir kişi, her neyse, sponsor olup kendi mesajını yayımlayabilir. Ancak, olumlu deneyimim olmadığı bir ürün veya hizmet için olumlu bir şey söylemem, yazılarıma karıştırmam; sadece kendilerine teşekkür eder, mesajlarını yayımlarım.


Diğer taraftan özel hayatımda politik sebeplerden ötürü boykot ettiğim markalar var. Onlarla asla iş yapmam.


Kısacası bahsettiğiniz konularda bugüne kadar duyarlı davrandım, muhtemelen bundan sonra da duyarlı davranırım. Bugüne dek hiç uğraşmadım ama özellikle Instagram hesabı büyüdükçe tekliflerin sıklığı da artmaya başladı. Umarım sponsorlar çoğalır ve ben de vaktimin daha büyük bir kısmını Huzursuz için harcarım. Sosyal medya danışmanlığını bırakmam ama, özellikle strateji geliştirme kısmına bayılıyorum.


 


İrem Hanım sordu: Bir endişemi paylaşmak isterim. Okuyucuların fikirlerine önem vermen çok tatlı. Seninle sohbet ediyormuşuz gibi hissettiriyor ve bu çok hoş bence. Ama korkmadan da edemiyorum, okuyucuları bu kadar dinlemek zamanla yazıların niteliğinde bozulmalara yol açar mı, kendini okuyucuların düşündükleri ve istedikleri yüzünden kısıtlayacağın bir zaman olur mu gibi düşünceler sebebiyle?


Sanmıyorum. Çünkü okuyucu odaklıyım, doğru ama okuyucu her zaman haklıdır gibi bir mentaliteye de sahip değilim. Bir şey satmıyorum, bir şey paylaşıyorum. En nihayetinde bilginin yanında kendi düşüncelerimi paylaşıyorum. Gündelik hayatımda da yazar olarak da hem kendimin hem de karşımdakinin sınırları konusunda hassas ve dikkatli bir insanım.


Bir de “kadim okuyucu” dediğim küçük bir kitlem var, ilk zamanlardan beri olanlar; onlar kendilerini bilmezler muhtemelen, ama tepkilerine hep dikkat kesilirim.



 


Beyza Hanım sordu: Evliliğinizi bir cümle ile tanımlayacak olsaydınız bu ne olurdu? Evliliği ve ilişkileri yürütebilmeniz için iki tarafta da olması gereken temel unsurun (veya unsurların) ne olduğunu düşünüyorsunuz?


Evliliğin beni olgunlaştırdığını, hayatıma düzen kattığını ve daha az huzursuz yaptığını düşünüyorum. Ama burada evlilik övemem, çünkü ülkemizde birçok evliliğin yanlış temeller üzerinde kurulduğunu ve katılımcıların ruhlarını katlettiğini görüyorum. Annem babamdan boşanma kararı alırken ona “evlilik seni bitirmeden sen evliliğini bitir” dediğimi hatırlıyorum.


Ben şanslıyım, çünkü Dicle hem beraber her savaşı verebileceğim bir eş, hem duygularını asla saklamayan ve cesurca gösteren bir sevgili, hem de gün geçtikçe mizah kalitesi yükselen bir arkadaş.


Temel unsurun, hiç tartışmasız, saygı olduğunu düşünüyorum: Karşımızdaki insanın kişiliğine, sınırlarına, yeteneklerine, içsel çatışmalarına, kusurlarına saygı ve iyi niyetine güven.



kalp

 

Makbule Hanım sordu: Ara ara yazıyorsunuz ama daha daha sorayım; siz nasılsınız? Bu kötülük dolu ülkede, bu güvensiz, belirsiz dünyada neler hissediyorsunuz?


Bülten sloganı gibi, umut etmeden, umutsuzluğa da düşmeden yaşamaya çalışıyorum. Bol bol stoacı filozofları okuyorum, en azından belirsizlik hakkında yazdıkları beni rahatlatıyor. Ama asıl iyi gelen standup komedileri. Özellikle ofansif mizahın, ama kaliteli olanlarının -yoksa vasatları çekilmez oluyor, ülkemizde hakkının yeterince verilmediğini düşünüyorum. Hayatın berbat yönlerinin belirli bir mesafeden, tam zıt bir perspektiften kıvrak zeka ve iyi bir hikaye anlatıcılığı ile aktarılmasının eşsiz bir sanat olduğuna inanıyor ve haftada birkaç saatimi Chappelle, Louis CK, Bill Burr, Norm MacDonald, Ricky Gervais, Jimmy Carr, Doug Stanhope gibi komedyenleri izleyerek geçiriyorum.




Kaostan beslenmek: 2013 - Barcelona'daki Picasso Müzesi'nden bir hışım çıkıyorum.

Niye? Çünkü yeni tape düşmüş. Kim sallar Picasso'yu?

 

Emine Hanım sordu: Kaybetmekten en çok korktuğunuz özelliğiniz?


İki özellik söyleyeyim: Mantıklı düşünmek ve empati. İlkini kaybedersem duygusal köle, ikincisini kaybedersem psikopat olurum çünkü.



 

Ayşegül Hanım sordu: Yazılarınıza yansıyan enerjiden egonuzun dengeli olduğu hissi oluyor bende.. Bunun için yaptığınız bir çalışma var mı? Çok mu özel oldu? Bilemedim.. arkadaşmışız gibi hissettim bir an..bunca şeyi ücretsiz yapıyorsunuz.


Dengeli davranmamın nedeni egodan kaynaklanıyor. Dengesizliği kendime yakıştıramıyorum. Dönüp baktığımda, henüz küçük yaştan itibaren yapıştırılan“akıllı” etiketini benimsemişim, daha doğrusu büyüklerim beni akıllı bulduklarında bu çok hoşuma gitmiş ve o rolü kanıksamışım. Şimdi bu rolle ne yapabiliyorsam, onu yapıyorum. Ancak gölgemi, yani bu rol uğruna geride bıraktığım istek ve arzularımı da tanıyorum. Sonuç itibariyle kendimi şımartamıyorum, dengesizlik yapmıyorum ve dengeden saptığımda orta ve uzun vadede mutlu olamıyorum.


 

Fulya Hanım sordu: “Huzursuz Beyin” bülteni sizin için mesleki olarak ne ifade ediyor?


Sosyal medya danışmanı / stratejisti olarak elbette büyük başarı olarak görüyorum. Ancak bunu söylememin nedeni takipçi sayısı değil, hem otantik kalıp, hem de güçlü bağ kurabilmek. Çünkü danışmanlık toplantılarında her seferinde markalara “önemli olan siz değilsiniz, sürekli kendinizi anlatmayı bırakın, sizi takip edenlere gerçekten ne verebilirsiniz, buna odaklanın” diyoruz. Bence Huzursuz Beyin, bunun başarılı bir örneği.

Söylediğimiz bir başka şey ise “beğenilere, paylaşımlara, yorum sayısına, yani kibir metriklerine odaklanmayın,” siz, sizi doğru anlatan, takipçilerinizle bağ kurabileceğiniz en kaliteli içeriği paylaşın, zamanla gerisi gelir diyoruz. Bunu göstermek açısından da başarılı.


Çünkü eğer kibir metriklerine odaklansaydım, ismimi birçok takipçinin önerdiği gibi “Huzurlu Beyin” yapar, çok daha kısa, hafif ve mutlu sonlu yazılar paylaşırdım. Muhtemelen daha fazla takipçim olurdu ama ben olmazdım.



 

Elif Hanım sordu: Bülteni çıkarmaya başladığınız günden bu yana hala 'huzursuz' musunuz?


Elbette. Benim huzursuzluğum hiç geçmeyecek. Ama azalabilir veya daha iyi kontrol altında tutabilirim.


Amacım daha anlamlı bir hayat yaşamak. Yazıp paylaşmaya başladığımdan ve okuyucuyla ilişki kurduğumdan beri hayatım daha anlamlı.



 

Selvin Hanım sordu: Övgü ve takdir alınca ne hissediyorsunuz? Kaygı yaratıyor mu? Bende bazen yaratıyor da.


Çok hoşuma gidiyor, kendimi ve yaptıklarımı değerli ve anlamlı hissetmeme neden oluyor. Aynı zamanda kaygı da yaratıyor tabii, “bunu ne kadar sürdürebilirim” diye. Artık her bülten sonrası “kesin bu sefer beğenmeyecekler” düşüncesiyle yatağa girmeye alıştım, daha az çarpıntı oluyor.


Bunu laf olsun diye söylemiyorum, okuyucularımın özel olduğunu düşünüyorum. Başka kim Instagram’da uzun uzun yazı okur ve paylaşımın altında fikirlerini nazikçe belirtir ki?



 

Zeynep Hanım sordu: Huzursuz Beyin kim nasıl biri günlerini nasıl değerlendirir ve neden kendi adıyla değil de huzursuz beyini seçti?


Huzursuz Beyin ismi birden çıktı. Muhtemelen Huzursuzluğun Kitabı’ndan etkilendim. Ve çıkar çıkmaz sevdim ve “işte bu benim” dedim.


Günlerim birbirinin aynısı, çoğunu odamda geçiriyorum ama sık sık salona gidip Dicle’yi ziyaret ediyorum. Akşamları, eğer takip ettiğimiz diziler varsa onlardan birkaç bölüm izliyoruz. Arada da The Office gibi atıştırmalık dizileri izliyoruz. Ama günün çok büyük bölümünde bilgisayar başındayım. Her gün yaklaşık bir saat yürüyorum.



 

Doğu Bey sordu: Herhangi bir zaman diliminde Eskişehir'e gelirseniz bir kahve içebilir miyiz?


Umut Sarıkaya’nın beynimizin nasıl çalıştığını gösterdiği bir karikatürü vardı; adam dondurmasına sos konulmasını sadece “bedava ve ekstra bir gıda” diye kabul ediyordu. Benim beynim de böyle çalışıyor, bedava ve ekstra gıdalara asla hayır diyemiyorum.

İşin şakası bir yana, elbette içeriz. Okuyucularımla tanışmayı, onlarla yüz yüze görüşmeyi isterim. Tek sorun, odamdan sadece Bitez sahile yürüyüş için çıkıyorum. Ama olur da hayat beni Eskişehir’e atarsa seve seve :)








YAZILAR VE ÖZDİSİPLİN HAKKINDA


Ziynet Hanım sordu: Nasıl disipline olduğunu,disiplinli ve dolu dolu içerikleri üretirken zamanı nasıl yönettiğini merak ediyorum.


Bu soru, farklı şekillerde onlarca kez sorulduğu için örnekle uzun uzun anlatmak istedim.

Salı sabahı bülteni yolladıktan sonra yatıyorum. Birkaç saatlik uyku sonrası uyanıyorum ve o günümü nispeten basit okumalara ve sosyal medya danışmanlığı işlerine ayırıyorum. Çarşamba günü de genellikle sosyal medya danışmanlığına ayırıyorum. Kitap için rutin okumalarım, araştırmalarım devam ediyor ama.


Perşembe günleri gelen okuyucu sorularına, son okumalarıma, aldığım notlarıma bakıyorum ve konuyu, geniş haliyle buluyorum. Örneğin son haftanın konusu aslında “Geçicilik” değil, “Hüznün/Melankolinin güzelliği” idi. Çünkü son zamanlarda gerek Yaralı Şifacı olsun, gerek “İçimizi titreten Sanat” konusunda araştırma yaparken sık sık melankoli ve hüzün konusunda da notlar almıştım. Bu nedenle aklımdaki konu buydu. Bu arada Instagram için Cuma günü paylaşımını hazırlıyorum. Genellikle eski yazıları kullanıyorum ama sık sık üzerinde değişiklikler yapıyorum.


Cuma günleri, Instagram’daki okuyucuların mesajlarını yanıtlıyorum. Ayrıca, kendime notlar bölümü için hafta boyunca beni meşgul eden duygu ve düşüncelerim üzerine düşünüyorum. Baze nseçtiğim konuyla da paralel oluyor, çünkü konu düşünceyi de yaratıyor; “Bir Derdim Var” şarkısı hakkında yazdığım not gibi. Eğer o an hissettiğim bir duygu varsa, bunu olduğu gibi bir kenara yazıyorum. Çünkü yazmadığım taktirde, o an ne kadar yoğun hissedersem hissedeyim uçup gidiyor.


Ayrıca okuyucu mektuplarında yanıtlayacağım üç - dört soruyu seçiyor ama üzerinde çalışmıyorum.


Cumartesi günü konunun teması hakkında aklıma gelenlerin bir listesini yapıyorum. Örneğin son bülten konusu ilk başta farklı olduğu için melankoli hakkında daha önce hazırladığım notları açtım. Ancak kafamda ilerledikçe hüznün güzelliğinin aslında geçiciliğin farkındalığıyla illişkili olduğunu anladım. İkisini bir bültene sığdıramazdım; her bültenin tek ana teması olmalıydı. Bu nedenle öncülü ele aldım: Geçiciliği.

Sonra şu soruları sordum; içinde geçicilik konusunun geçtiği ve etkilendiğim neler vardı? Freud’un “hazzı erteleme” üzerine geçicilik hakkında yazdğını anımsadım ama konuyu bu şekilde ele almak istemedim. Diğer psikologları düşünmeden aklıma Irvin Yalom geld, sonuçta varoluşçuluk üzerinden yazdığı için kesin geçicilikle ilgili yazmıştır diye düşündüm ama hatırlayamadım. Sonra kitaplarında altını çizdiğim yerele bakınca aradığım bölümünün “Günübirlik hayatlar” olduğunu fark ettim. Üstelik müthiş bir alıntıyla başlıyordu. Notlar” başlıklı dosyayı bunlarla doldurdum. Okuyucu sorularına yanıt vermek için kaynak araştırdım.


Pazar günü: Saatler süren araştırmadan sonra Marcus Aurelius’un öyle bir sözü olmadığını öğrendim. Ama söz yalan da değildi; filozofun “D