Geçicilik Üzerine




Bugün büyük insan Sigmund Freud'un doğum günü olduğu için, kendisinin "geçicilik üzerine" yazdığı bir makaleyi kısaltarak paylaşıyorum. 1913 yılında Freud, iki arkadaşıyla birlikte (büyük ihtimalle bunlar Femme Fatale olarak nam salmış Lou Salome ve şair Rainer Maria Rilke'dir) Dolomit Dağları'nın eteklerinin görkemli manzaralarından ilham almaya giderler. Arkadaşları, bütün bu doğal güzelliklerin bir gün ölecek olmasını bir türlü hazmedemez. Oysa Freud'a göre, onları bu kadar güzel kılan özelliklerden biri de kısıtlı yaşam sürelerinin olmasıdır. Arkadaşlarının bu basit gerçeği fark edememesinin sebebi ise daha şimdiden tutmaya başladıkları yastır. Ve bu yas gerçek olur; bir yıl sonra savaş patlak verir ve güzel olan her şey yiter gider. Yeniden filizlenmek üzere.


... Bir süre önce sessiz sakin bir arkadaşım ve genç ama meşhur bir şairle birlikte çiçeklerin tomurcuklandığı güzel bir kırda gezintiye çıktık. Şair, doğanın güzelliğine hayran kaldı ama zevkini çıkaramadı. Bütün bu güzelliğin, insanın elinden çıkma bütün güzel ve muhteşem şeyler gibi, yok olmaya mahkum olduğu düşüncesi onu rahatsız etmişti. Bir zamanlar inandığı ve hayranlık beslediği her şey ölüme mahkum olduğu için değerini yitirmişti.


Bütün güzel ve mükemmel şeylerin çürüyecek olması, bildiğimiz gibi, insanın zihninde iki farklı tepkiye yol açar. Biri genç şairinki gibi acı verici bir umutsuzluktur, diğeri de bu aşikar gerçeğin inkarı. Hayır! Doğanın ve sanatın, duyu dünyamızın ve dış dünyanın bütün bu güzelliklerinin gerçekten de yok olacak, hiçliğe dönüşecek olması imkansız. Bir biçimde bu güzelliğin bütün yıkıcı güçlere direnmesi ve onları alt etmesi gerekiyor.


Ama bu ölümsüzlük talebi, kuşku görüşmez biçimde, gerçekliğe sahip çıkma isteğimizin bir sonucudur: acı olan yine de gerçek olabilir.


Her şeyin geçici olduğu görüşünü çürütmenin bir yolunu bulamadığım gibi, güzel ve mükemmel olanın lehine bir istisna olduğu konusunda da ısrar edemedim. Ama bu kötümser şairin geçiciliğin güzel olanın değerini azalttığı yolundaki görüşüne itiraz ettim.


Aksine artırır! Fanilik değeri, nedret değeridir. Haz alma olasılığının sınırlanması hazzın değerini artırır.


Sadece tek bir gece açan bir çiçeği sırf bu yüzden daha az güzel bulmayız. Bir sanat eserinin veya bir entelektüel eserin salt zamansal sınırlılığı nedeniyle güzelliğinin veya mükemmelliğinin değerini niçin kaybetmesi gerektiğini de anlayamıyorum.


Bugün hayranlık beslediğimiz resimlerin ve heykellerin toza dönüşüp yiteceği günler de gelecek ama bütün bu güzelliğin ve mükemmelliğin değerinin tek kıstası bizim duygusal yaşamımızdaki önemi olduğundan, bizden sonra da hayatta kalmasına gerek yoktur; mutlak süreden bağımsızdır.


Bunların su götürmez gerçekler olduğunu düşündüm ama ne şair ne de arkadaşım üzerinde bir etki bırakamamış olduğumu fark ettim. Başarısızlığımdan, muhakemelerinin güçlü bir faktörün etkisi altında olduğunu çıkarsadım ve bu faktörün ne olduğunu keşfettim.


Güzellikten haz almalarını engelleyen, "yas"a başkaldırıyor olmalarıydı. Bütün bu güzelliğin geçici olduğu fikri bu iki duyarlı zihne güzelliğin kaybının yasını önceden tattırıyordu.


Şairle savaşın çıkmasından önceki yaz sohbet etmiştim. Bir sene sonra savaş çıktı ve dünyanın bütün güzelliklerini elinden aldı. Uğradığı kırların ve yolu üzerinde karşısına çıkan sanat eserlerinin güzelliğini yok etmekle kalmadı savaş; onun yüzünden uygarlığımızdan duyduğumuz gururu, çok sayıda düşünüre ve sanatçıya beslediğimiz hayranlığı ve uluslar ve ırklar arasındaki farklılıklar karşısında kazanılacak nihai bir zafere dair umutlarımızı da yok etti.


Sevdiğimiz her şeyin büyük bölümünü elimizden aldı ve değişmez sandığımız şeylerin ne kadar geçici olduğunu gösterdi.


Ama kaybetmiş olduğumuz diğer şeyler, bu kadar dayanıksız ve direnimsiz çıktıkları için değerli değiller mi artık? Belli ki çoğumuz için böyle bu ve bana göre bu büyük bir hata. Böyle düşünen ve kalıcı olmadığı anlaşılan değerli şeylerden elini çeken kişiler, aslında kayıp olanın yasını tutmaktalar sadece. Bildiğimiz gibi yas tutma, ne kadar acı verici olsa da kendiliğinden sonlanır. Kaybedilmiş olan her şeyden feragat ettikten sonra, kendini de tüketir ve libidomuz bir kere daha özgürleşmiş olur. Bunun, bu savaşın yol açtığı kayıplar için de geçerli olmasını umalım.


Yastan çıktıktan sonra, medeniyetin hazinelerine duyduğumuz hayranlığın, kırılganlıklarının farkına varışımızla azalmadığı görülecektir. Savaşın yıktığı her şeyi tekrar inşa edeceğiz, belki de daha sağlam bir zemin üzerine ve öncesine göre çok daha dayanıklı bir biçimde.