Empati bu değil



Gündelik söylemlere baktığımızda insanların empatiden anladıkları şeyin, başkasının ayakkabılarını giymek yerine, kendi beyinlerini; dolayısıyla zihinsel yetilerini onların bedenine ışınlamak olduğunu fark ederiz.


Bir buluşmaya davet edilmediği için gücenen ve kendisini onlardan uzaklaştıran kişi için arkadaşı şunu söylüyor:


“Benim de davet edilmediğim oldu ama hiç kendimi sevdiklerimden uzaklaştırmadım.”


İşkolik ve girişken bir adam, daha yeni mezun olmuş ama yoğun anksiyete nedeniyle bir yere CV'sini gönderemeyen utangaç gençle empatiyi kendince şöyle kuruyor:


“Ben onun yerinde olsaydım; yazardım hemen mükemmel bir CV, kabul edilene dek milletin kapısının önünde yatardım."


Son günlerde en sık söylediğimiz ve duyduğumuz ise;


"Madem şiddet görüyor, koyuversin canım adamı kapının önüne! Ben olsam bir dakika durmam, kalıyorsa demek ki hak ediyor."


Psikolojik beklentilerin aksine fiziksel beklentilerimiz konusunda pek sorun yaşamayız. Örneğin cılız biri için “ben onun yerinde olsam şu buzdolabını tek başına taşırdım” demeyiz. Boyu kısa birini, “o dolabın tepesine sandalye kullanmadan da erişebilmeli” diye eleştirmeyiz.


Ama insanların hangi zihinsel engellere takıldıklarını fark edebilme konusunda yetersiziz. Empati kurmaya kalktığımızda da çoğunlukla yaptığımız, kendi zihinsel becerilerimizi diğer kişinin hayatında düşlemek oluyor.


Oysa herkes, bambaşka bir maceranın içinde sürükleniyor.


Ne hayatında tek bir gün ebeveyn sıcaklığı yaşamadığı için sevilmeyi sindiremeyen kişinin, ne de geçmişin bütün karanlık anılarını her gece zorlantılı bir şekilde ziyaret etmek zorunda kalan birinin umutsuzluğunu anlayabilmek kolay değil. Oysa bunlara benzer farklı konularda azınlıkta kalmanın güvercin kırılganlığıyla yaşıyoruz bir çoğumuz.


Peki her birimiz farklı zihinsel engellerle mücadele ederken, nasıl hissedebileceğiz birbirimizi?


Aynı ortak duyguyu anımsayarak.


Deneyimlerimiz ne kadar farklılaşırsa farklılaşsın, duygularımız ortak çünkü.


Örneğin ne kadar farklı nedenlerle olursa olsun, her birimiz çaresizliği biliriz. En çaresiz anımızdaki hayalimizin basitliğini hatırlarız.


En büyük hayalimin, sadece on beş dakika müzik dinleye dinleye sahilde yürümek veya bir arabanın açık penceresinden yüzümü rüzgara üfletmek olduğu günleri anımsıyorum.


En büyük hayalimin, fiziken hiçbir engelim olmadığı halde kollarımı ileriye doğru birkaç santim itebilmek ve bir başka canlıya dokunabilmek olduğu çaresiz günlerimi anımsıyorum.


Davet edilmediği için kendisini dışarıya kapatan bir insanın muhtemelen en büyük hayali arkadaşlarının yanında kalabilmektir.


Üniversiteden yeni mezun olmuş gencin en büyük hayali muhtemelen CV doldurup gönder tuşuna basabilmektir.


Bunlar, kimilerine çok basit eylemler gibi görünebilir. Muhakkak öyledir, lakin zorluklarını yaşayanlar bilir.


Kustarica'nın Arizona Rüyası'ndaki genç şöyle der,


"Hiç unutmam, babam demişti ki, 'eğer bir gün birinin ruhunu görmek istersen sana hayallerini göstermesini istemelisin.'"


"Böylece senden daha beter bok içinde yüzenlere karşı merhametin olur."


Başkalarının çaresizlik hissettiği konular bize yabancı veya basit geldiğinde kendi çaresizlik anılarımıza dönmek ve hayallerimiz basitliğini hatırlamak, karşımızdaki insana üstenci ve kibirli bir şekilde acımaktan ziyade merhamet duymamızı sağlayabilir.


Sonuçta, Arizona Rüyası'nın açılış şarkısında dediği gibi:


"Hepimiz aynı ölüm arabasının canlı yolcularıyız."



Alıntılar:


Emir Kustarica - Arizona Rüyası

Iggy Pop, Goran Bregovic - In The Deathcar