Haftalık Psikoloji Bülteni'ne üye ol

Teşekkürler.

HUZURSUZ EMOŞ.jpg

Dört obsesif-kompulsif bozukluk öyküsü (masumlar apartmanı #2)




“Lise öğrencisi 17 yaşındaki Etiyopyalı Bira, evinin duvarını yedi.”


Böyle başlıyor otobiyografisine kendisi de OKB’den (Obsesif - Kompulsif Bozukluk) muzdarip David Adam. Duvarı yemek istiyor muydu? Tabii ki hayır. Ama duvarla ilgili takıntılı düşünceler beyninin içinden silinmiyordu ve sadece çamurlu duvardan bir parça koparıp yediğinde bu rahatsız düşünceler onu terk ediyordu.


Günler günleri, yıllar yılları kovalarken, o da bu tacizkar düşüncelerden kurtulmak için avuç avuç yedi duvardan. 17 yaşında geldiğinde sekiz metrekarelik duvar bitmişti. Yarım tondan fazla yemişti.


İncelemeler yapıldıktan sonra Bira’ya tanı konuldu:


“Orta seviyeli OKB”


Nasıl yani, dedim okurken. Koskocaman duvarı yiyip bitirmiş kızın durumu “orta seviye” ile açıklanabilir mi?


Tanı kitabına göre, diğer semptomların yanı sıra, takıntılı düşünceler ve zorlantılı eylemlerle günde bir saatten uzun süre savaşan insanlar OKB sayılıyor. Ortalamada ise bunu yoğun yaşayan kişiler, günde altı saat takıntılı düşüncelerle (dizi örneğinde “ya mikrop kaparsam” düşüncesiyle), dört saat ise zorlantılı davranışlarla (dizi örneğinde temizlik faaliyetleriyle) geçiriyor.


Neredeyse bütün bir günü savaşarak geçiriyorlar yani.


Bira’nın takıntılı düşünceleri ve zorlantılı davranışları günde ortalama iki saat sürdüğü için orta seviyeli sayılıyor.





İlk bölümde Safiye, kardeşi astım krizi geçirirken dışarıdan mikrop gelir korkusuyla evin pencerelerini açmıyor. Üstelik kardeşinin çantasından ilacı hızlıca alması gerekirken, başkasının çantasına dokunamayacağı için önce mutfağa gidiyor (terlikleri değiştirerek) ve oradan eldiven alıp, ilacı öyle tutabiliyor.


Bu da izleyicilere tuhaf geliyor. “Ne var yani, şu kalıpları bir saniyeliğine bıraksa” Makul gibi görünen bu istek aslında Safiye’nin kendi dünyasını bir saniyeliğine bırakıp başka bir dünyaya dönmesini beklemeye benziyor.


Oysa Safiye'nin dünyası alışılagelmiş dünyaya pek benzemiyor.





Londra’da yaşayan ve her gün saatlerce AIDS olacağına dair düşüncelerle savaşan adam, bir gün şehrin en işlek mahallesinde dolaşırken kullanılmış bir prezervatife basıyor. Ayakkabıyla kullanılmış prezervatife basmanın AIDS’e yol açmayacağının kendisi de farkında. Ancak mantık silsilesi işlemiyor. “Ya kaparsam?” “Ya kaparsam?” “Ya kaparsam?” Adam o kadar yoğun bir telaşa kapılıyor ki, bir daha hayatı boyunca Londra’nın o mahallesine ayak basmıyor.