Ölümü düşünmek bizi koruyabilir




Filozofların ölüm üzerine düşünmenin hayatımızı zenginleştirdiğine dair fikirleri ünlüdür. Cicero, "Felsefe yapmak ölüme hazırlanmaktır" derken, Seneca "vazgeçmeye hazır ve istekli olanlar dışında hiç kimse hayatın gerçek tadını alamaz" der.


Heidegger ise ölümlülüğümüzün farkında olmanın bizi bir varoluş şeklinden daha yüksek olana geçirdiğine inanır. Ona göre dünyada iki türlü temel varoluş şekli bulunur:


1. Var olmayı unutma durumu

2. Var olmayı düşünme durumu


Genellikle bulunduğumuz durum, varolmayı unutma durumudur. Heidegger’in “otantik olmama” dediği bu durumda, gündelik hayatın kaygılarıyla gereksinimleri arasında koşturup durur, alışkanlıklarımızı yineler, rutinimize devam ederiz. Kendi varoluşumuz hakkında sorumluluk hissetmeyiz, bir şeylerden kaçar, başka bir şeylerin içine düşer, sürüklenip dururuz.


Var olmayı düşünme durumunda ise kişi kendi olanaklarını fark eder, sınırlarını kabul eder, mutlak özgürlük ve yoklukla yüzleşir ve onların karşısında endişelenir. Endişe duyduğu bu durum, onun hayatı daha özenli ve yoğun yaşamasına neden olur.


Kişinin var olmayı unutma durumundan var olmayı düşünme durumuna geçmesi genellikle kritik bazı olaylardan sonra gerçekleşir. Bu listenin başında, ölümle yüzleşme bulunur. Çünkü ölüm bize süreksizliğimizi hatırlatır. Sonsuz olmamak ise bugünkü seçimlerimizin önemini. Aziz Augustine “İnsanın gerçek benliği ancak ölümün karşısında doğar” der.


Irvin Yalom, Varoluşçu Psikoterapi kitabında “ölümün fizikselliği insanı tahrip etse de, ölüm fikri onu korur.” der. Sürüklenip durduğu boş bir hayat yaşamaktan korur.


Benim deneyimim ise o kadar kritik değildi. Tarihin en büyük entelektüellerden biri sayılan Umberto Eco ile yapılmış bir röportajı okuyordum. “Hayat, her kitabı okumak için çok kısa. Kim Kitab-ı Mukaddes’i’ i başından sonuna kadar okumuştur ki? Benim okuduklarım üçte birini geçmez.” demişti. Çok şaşırmıştım, yani koskocaman Umberto Eco, bugüne kadar binlerce kelime döktüğü, kitaplarında incelediği Kitab’ı Mukaddes’i tamamen okumamış mıydı?


Ben bile – arada sıkıntıdan ağladıysam da- Tekvin'den Vahiy'e kadar hepsini okumakla övünüyordum ama artık aptalca geliyordu.


Çünkü sanki sonsuz zamanım varmış gibi kendimi parçalaya parçalaya kitap okumanın bir anlamı yoktu. Ölene kadar daha kaç kitap okuyabilecektim ki, kaç film izleyebilecektim? Sonra bu liste sevimsizce uzadı; sevdiklerimle kaç yılbaşı daha kutlayabilecektim ve daha kötüsü, bir Fenerbahçeli olarak kaç şampiyonluk sevinci daha yaşayabilecektim?


O gün bugündür kitaplara devam etmek için kendimi zorlamıyorum. İsterse Pulitzer ödüllü olsun, eğer kendimi akışına kaptıramıyorsam, bir kenara bırakıyorum. Aynısı diziler, filmler ve albümler için de geçerli.


Muhakkak arada çok iyi eserler kaçırmışımdır ama şundan eminim; okumaya, dinlemeye, izlemeye devam ettiğim her şeyi bayıla bayıla yaptım.


Hayat, bazı kitapları okumak, bazı dizileri izlemek, bazı işlere katlanmak ve bazı ilişkileri sürdürmek için çok kısa.


Ve bunu fark etmek ve harekete geçmek için ölümlülüğümüz sahip olduğumuz en iyi rehberimiz olabilir.



Ölüm yıldönümünün anısına küçük bir Heidegger seti.



Alıntılar:

Martin Heidegger - Varlık ve Zaman

Irvin Yalom - Varoluşçu Psikoterapi

Umberto Eco, J. C. Cariere - Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın