top of page
Ara

Bilmek zaruridir. Ne var ki nadiren yeter.


Kaynağını öğrendik diye somurtmayı bırakamayız. Onay almadığımızda yetersizlik geliyorsa, gelmeye devam eder.


Kendimizi hissedebilen düşünme makineleri zannederiz. Damasio, tam tersini yazar: Bizler, düşünebilen hissetme makineleriyiz.


Önce duygular gelir. Her zaman. En mantıklı olduğumuzu sandığımız anlarda bile.



Bir fil sürücüsü yolu bilir. Ama dizginleri çekiştirmeye başladığında fil bildiğini okur. Filin kendi korkuları, kendi arzuları vardır.


Buda, insanı fil sürücüsüne benzetir. Kendi filini eğitmek için yıllarca pratik yapmıştır.


Bugün file hemen hakim olmak istiyoruz.


Sorunlarımızın kaynağının çocukluk olduğunu öğrendik ve adını koyduk diye fil filliğinden vazgeçmez.


Durmak isterse durur. Bir yere gitmek isterse gider.



Fil, karmaşıklığı sevmez. Onun için basit ve tanıdık acılar, belirsiz olasılıklardan daha makul gelir. Çünkü kendi karanlığında, en azından ölmeyeceğini bilir.


Bir projeye başlamayı çok isteriz. Yine de adım atıp atmayacağımızı hayallerimiz değil, boş sayfanın başındaki hislerimiz belirler.


Özür dilemeye karar veririz. Kelimeler hazır. Yine de o an geldiğinde içimizdeki fil olası tepkilerin ağırlığından ürker.


Kıpırdamaz.



Simone Weil, file ruhunu verir. Ama ruhun özgür olmadığını söyler. Ruh da, yer çekimine benzer yasalarla yönetilir.


Yer çekimi hakkında bilgilenmemiz, aşağı çekilmeyeceğimiz anlamına gelmez.


Weil’e göre ruh, bilinmez bir hafifliğin ürkütücülüğü karşısında yuva hissi veren tanıdık acıya doğru çekilir.


Yer çekimiyle kavga etmeyiz. Ne var ki tanıdık acıya çekilmemizle ederiz.


Sanki irade sorunuymuş gibi.



Acının kaynağını anlamak, çözmeye yetmez. Peki neye yarar? Kendimizden daha az şüphe duyarız. Kendimizi daha az iradesiz sayarız. Üzerimizdeki baskı hafifler.


Ama “madem öğrendim, hemen çözmeliyim” zihniyetindeysek, bilgi yeni bir kamçıya dönüşür.


Çünkü bilip de yapmamak çok daha acıtır.


Başkalarını memnun etmeye çalışmanın bizi tükettiğini öğrendiğimizde, yine hemen "hayır" diyemeyiz. Bu sefer tükenmişliğimize bir de suçluluk eklenir.



Eskiler iradenin sınırlarını kabul ederdi. İncil’de şöyle yazar:


“Ruh ister ama beden güçsüzdür.”


Bugün, yirmi yıllık kanamanın, onu anladık diye hemen durmasını bekliyoruz.


Sadece kendimizden mi?


Sevdiklerimize gerçekleri sıraladık diye değişmelerini talep ediyoruz.


Değişmeyince onları aptal, cahil ve saygısız sayıyoruz.



“Soğuktan donanlar karı hatırlamaz,” diye yazar Emily Dickinson. Karar anlarında tanıdık acının da çekimini göremeyiz.


Dil öğrenmeyi çok istiyor olabiliriz. Peki, en ufak hataya karşı bir hoşgörüsüzlüğümüz varsa?


Arkadaşımız ayrılık konuşması yapması gerektiğini biliyor. Peki ya yüz yüze geldiğinde ölecek gibi hissediyorsa?


Hareket edebilir miyiz?



Her gün yer çekimine rağmen yaşıyoruz. Çünkü beklentilerimizi buna göre ayarlıyoruz.


Ruhun yer çekimi bizi tanıdık acılara çekmeye devam edecek. Somurtacağız, yetersiz hissedeceğiz; “bir daha yapmayacağım” dediklerimizi tekrar yapacağız.


Sevdiklerimize kızacağız.


Ama her çekildiğimizde aynı ağırlıkta orada kalmak zorunda değiliz. Her seferinde biraz daha hafif kalkmayı öğrenebiliriz.


Bizler, düşünebilen hissetme makineleriyiz.



Kaynakça

Antonio Damasio - Descartes'in Yanılgısı

Jonathan Haidt - Mutluluk Varsayımı

Simone Weil - Yerçekimi ve İnayet

İncil - Matta

Emily Dickinson - Büyük Bir Acıdan Sonra

“Dünyanın sana bir şey borçlu olduğuna inanarak dolaşma,” der Burdette, “Dünya sana hiçbir şey borçlu değil, o senden önce buradaydı.”


Bu cümle canımızı acıtır. Çünkü içimizde gizli bir muhasebe defteri taşırız. Verdiğimiz emeklerin, gösterdiğimiz sabrın, yuttuğumuz kırgınlıkların bir gün karşılığını bulacağına inanırız.


Kaybetmeye dayanabiliriz. Hak ettiğimizi alamamaya dayanamayız.


Oysa dünyanın böyle bir sözleşmeden haberi yoktur.



Dünya bana borçlu diye hissettiğimizde, bir terfi başkasına gittiğinde sadece üzülmeyiz; haksızlığa uğramış gibi hissederiz.


Emeklerimiz görülmediğinde sadece yorulmayız; görünmez olduğumuzu düşünürüz.


Sevdiğimiz biri beklediğimiz ilgiyi göstermediğinde sadece kırılmayız; değersiz olduğumuza inanırız.


Her defasında acının ve öfkenin derinlerinde aynı cümle dolaşır: “Ben bunu hak etmiyordum.”



İçimizdeki muhasebeci en çok ilişkilerimizde çalışır. "Ben onun için şunu yaptım, o benim için ne yaptı?"


Fedakarlıklarımızı bir çeteleye yazarız. Her fedakarlık, karşı tarafı biraz daha borçlandırır. "Ben senin için neler yaptım" cümlesi, bir yakarış gibi görünebilir ama aslında bir faturadır.


Fedakarlıkla borçlandırmak, sevginin en sinsi düşmanı haline gelir. Çünkü veren el artık açık değil; alacaklıdır.



Mark Manson'a göre, hak edilmişlik duygusunun en büyük sorunu sürekli iyi hissetme ihtiyacıdır. Gerekirse başkalarının pahasına.


Dünya bize borçluymuş gibi hissettiğimizde, o borcu farklı yollardan tahsil etmeye başlarız. Küseriz. Uzaklaşırız. Sessizce cezalandırırız.


İnsanları görünmez sınavlara tabi tutar, onları kendi hayal kırıklığımızın sorumlusu ilan ederiz.


Bir gün yalnız kaldığımızda anlarız ki, insanlar bizden kaçmıyor; çetelemizden kaçıyor.



Mücadele etmek yerine haksızlıkları saymak


Psikanalist Heinz Kohut bu kırılganlığa “narsisistik yara” der. Adı yanıltmasın, hepimizde vardır bu yara. Ama hepsi aynı derinlikte değil.


Bazılarımızın yarası daha derindir. Küçük bir eleştiri karşısında aniden utançla dolup taşarız. Bir sohbet sırasında sözümüz kesildiğinde içimizde beklenmedik bir boşluk hissederiz.


Ve en sessiz olanı: Birinin başarısını kutlarken gülümseriz ama içimizdeki muhasebeci çoktan kalemi eline almıştır.


Durmadan yazar. Ama sadece haksızlıkları.



Hesap defteri kabardıkça Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ındaki yeraltı adamı gibi geri çekiliriz.


Konuşamadıkça, isteyemedikçe, gösteremedikçe sadece hınç büyütürüz. Artık haksızlıklar, pasif varoluşumuzun bahanesine dönüşür ve haksızlıklardan zevk almaya başlarız. Çünkü bu, haklılığımızı büyütür.


Daha şevkle yazarız deftere.


"Karaciğerim mi ağrıyor, varsın daha beter ağrısın!" der yeraltı adamı. Tedavi olmayı reddeder; çünkü iyileşmek, kimliğine dönüşmüş hıncından vazgeçmek demektir.



Nietzsche, hıncın güçlü insanda anında tükendiğini, güçsüz insanda ise içe dönüp zehre dönüştüğünü yazar. Güçlü olan tepki verir ve geçer. Güçsüz olan ise hayali bir intikamla avunur. Yeraltı adamının defteri bu yüzden kapanmaz: Saymak, eylem yerine geçmiştir.


“Dünya bana borçlu” deyip geri çekildikçe, hayatı daralır, ama haklılığı büyür.


Yeraltı adamı, hıncını bir tür kötülük olarak sahiplenir. Ama daha sonra gerçekle yüzleşir. Bunca yıl, kötü biri olamamak bir yana, herhangi bir şey olmayı becerememiştir.



Korinliler'de sevgi şöyle tanımlanır: “Sevgi kötülüğün hesabını tutmaz.”


Ama hesap tutmamak, haksızlığa boyun eğmek anlamına gelmez. Tam tersine. Hınç bizi mücadeleden uzaklaştırır; enerjimizi soruna değil kendi haklılığımıza harcarız.


Çetele tutan kişi savaştığını sanır ama aslında sayar. Sayar, sayar ve hayatını sayarak tüketir.


Defteri kapatan kişi ise yeni bir mücadele için ilk kez ellerinin ve zihninin boş olduğunu fark eder.


Ve hayatını genişletir.



Kaynaklar:

Heinz Kohut - Forms and Transformations of Narcissism

Fyodor Dostoyevski - Yeraltından Notlar

Mark Manson - The Subtle Art of Not Giving a F*ck

Korinliler 1 - Bölüm 12:5

Friedrich Nietzsche - Ahlakın Soykütüğü Üzerine

Eskiden aşk, engellerle tanımlanıyordu; dağlar, çöller ve ayırmak isteyen kötü kalpli ebeveynler. Bugün daha büyük bir engelle karşı karşıyayız: İmkansız beklentiler.


Partnerimizin iyi bir dost, tutkulu bir aşık, entelektüel bir denk ve duygusal bir liman olmasını bekliyoruz.


Ve sorun yaşadığımızda, sessiz bir kuşku beliriyor zihnimizde:


“Buna katlanmalı mıyım, yoksa kendime ihanet mi ediyorum?”



Esther Perel, "Eskiden bir köyün sunduğunu bugün tek bir kişiden bekliyoruz" diye yazar. Bu muazzam bir yüktür. Ama tuhaf olan beklentinin büyüklüğünden ziyade çelişkisidir.


Çünkü bu kadar rol için uyumlanma gerekir. Oysa her yerde “Kendin ol!” sloganları görüyoruz. Uyumlanmanın ihanet olduğunu öğreniyoruz. Ama başkası bize uyumlansın istiyoruz.


Bunu sinsi bir yolla yapıyoruz. “İstiyoruz,” demiyoruz da, “iyi sevgili böyle olur,” diyoruz.


Oysa korktuğumuz için uyumlanmakla, köklenmek için uyum sağlamak aynı şey değil. Ama kim köklenmekten bahsediyor ki?



Bugünlere bir anda gelmedik.


Önce romantik hareket bize doğru kişiyle aşkın zahmetsiz olacağını söyledi; zorlanmayı sevgisizlik saydık.


Sonra bireysellik kültürü “kendine sadık kal”ı “rahatsızsan git”e çevirdi, sosyal medya her köşeye mutlu çiftler ve sonsuz seçenekler yerleştirdi; biz de kalmayı zayıflık saydık ve elimizdekini azımsadık.


Bugünse farkındalık adı altında sürekli nasıl hissettiğimize bakıyoruz. Hislerimizden sevdiğimiz insanı sorumlu tutuyoruz.



Oysa ruh eşi bulunmaz, yaratılır. Artık karşılıklı emekle bir ruh eşi yaratmıyoruz, en az sorun çıkaranla devam ediyoruz.


Onarılması gereken ufak pürüzler, elenme işaretlerine dönüştü. Belirsizliğin erotik doğası gitti yerine bir gün pişmanlıkla uyanmanın kaygısı geldi: “Ya boşuna zaman harcıyorsam?”


Sevgililer artık birbirlerini hafifçe tutuyor. Suya girmeyip ayaklarıyla oynayanlar gibi.


Birlikteyiz ama kesinlik yok. Yan yanayız ama bağlanmış değiliz. Yalnız değiliz ama yalnızız. Sürekli şüphe, benimsenmemenin kızgınlığı ve sürekli bir açlık.



Bugün herkes özel hissediyor. Ama kimse özel hissettirilmiyor. Bunun hüsranını yaşıyoruz.


Herkes “olduğu kişi için” sevilmek istiyor. Ama sevgi performansa dönüştü:


Mesajıma beklediğim hızda döndün mü? Tatil planını ne kadar önceden yaptın? Ben söylemeden kırıldığımı anladın mı?


Ve beklediğimizi alamadığımızda içimizde aynı cümle dolaşıyor: Ben bu ilişkiye bunun için mi katlanıyorum?



Güçlü bir ilişkiyi Sally Rooney’in tarifinde görebiliriz: “Yıllar boyunca, aynı toprak parçasını paylaşan, birbirlerine yer açmak için bükülen, alışılmadık şekiller alan iki küçük bitki gibi…”


Ama biz bükülmekten korkuyoruz. Alan açmayı taviz, bükülmeyi kendimize ihanet sayıyoruz.


Modern ilişkinin gizli korkusu bu: Ya kalırsam ve beklediğim hayatı kaçırırsam?


Ocean Vuong'un yazdığı gibi; hiçbir şey sonsuza dek sürmez derler, ama aslında korktukları, bir şeyin onu sevebileceklerinden daha uzun sürmesidir.



Alain de Botton, hangi partneri seçersek seçelim yanlış kişiyi seçtiğimizi iddia eder. Çünkü herkes bu beklentilerin altında ezilir. Biz de. Onlar da.


Yine de beklentilerimizi sorgulamayız. Bunun yerine karşımızdakini sürekli onarılması gereken hasarlı bir bina gibi görürüz.


Herkes özel hissetmek istiyor ama bunun yerine düzeltilmesi gereken bir hata muamelesi görüyor.


Lana Del Rey, aşkın bu çelişkisini ironik bir şekilde dile getiriyor: “Seninle olmak varken, neden en iyisini bekleyeyim ki?”



Eskiden aştığımız engeller bir ilişkinin gücünü gösterirdi. Çiftler, çözülmemiş birçok sorunla birlikte yaşayabilirlerdi. Ama birbirlerini bırakmayacağını bilirlerdi.


Bugün en ufak sorunlar bizi şüpheye düşürüyor. Kendimize ihanet etmeyelim diye hafifçe tutuyoruz ilişkinin ucundan.


Kundera bizi uyarmıştı. Ayaklarımızı bağlamaması için ilişkinin ağırlığından kaçabiliriz.


Ama asıl dayanılmaz olan hafiflikmiş.



Kaynaklar:

Esther Perel - Mating in Captivity

Sally Rooney - Normal People

Ocean Vuong - On Earth We're Briefly Gorgeous

Lori Gottlieb - Belki de Biriyle Konuşmalısın

Alain de Botton - Why You Will Marry the Wrong Person

Milan Kundera - Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği

30.000 üyeli haftalık Huzursuz Bülten'e ücretsiz abone olabilirsin:

Teşekkürler.

HUZURSUZ BEYİN

  • Instagram
  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
bottom of page