top of page
Ara

İtaat, saygı kılığında dolaşmayı sever.


Korkusundan susan çocuk terbiyeli sayılır, itiraz etmeyen çalışan sadık, sorgulamayan vatandaş makbul.


Olur da ebeveynle, patronla, iktidarla uyumlanmazsak ya saygısız oluruz ya nankör ya hain.


Saygı görmeden büyürüz. Yetişkinlikte saygı beklerken aslında itaat istediğimizi ise fark etmeyiz.



Bazı evlerde haksızlık karşısında susmaktı saygı. Bazılarında istediğin kıyafeti giymemek.


Kafka’nın evinde, baba ağzını şapırdatıp yemek yerken, çocuğun hiç ses çıkarmamasıydı örneğin.


Küçük Franz, kurtuluş yolunu babasının tuhaflıkları hakkında şaka yapmakta bulmuştu. Babası bunu “saygısızlık” olarak gördü. Oysa Franz için var olmanın tek yoluydu bu şakalar:


“...tanrılar ve krallar hakkında anlatılan fıkralar gibiydi bunlar, sadece en derinden gelen saygıyla bağlantılı olmakla kalmayan, dahası o saygının bir parçası olan fıkralar gibi.”



Saygı, saymaktan gelir; yani karşımızdaki insanı düşünmekten, hesap etmekten…


Erich Fromm’un dediği gibi “görebilmekle” ilgilidir: Bir insanın kendine özgü varlığını kabul etmektir saygı.


Onun varlığıyla kutsanmış hissedebilir, bir yandan da düşüncelerini, inançlarını, eylemlerini sorgulayabiliriz.


İtaat ise boyun eğmekle ilgilidir. Karşımızdaki insanı düşünmeyiz, hesap etmeyiz, sadece uyum için ezberleriz.


İtaatin olduğu yerde saygıya yer kalmaz.



Richard Sennett, saygı kıtlığının tüm kıtlıklar gibi insan yapımı olduğunu söyler. Oysa saygı bedavadır. O zaman neden bu kadar kıttır?


Çünkü eşitsizliğin olduğu yerde saygının bedeli olur. Her eleştirimiz saygısızlık, her şakamız hakaret, her sorgulamamız ihanet olarak görüldüğünde bizden beklenen saygı değil, itaattir.


Saygının temelinde güven ve özgürlük yatar. "Hayır" diyebilme özgürlüğü olan insan, içtenlikle "evet" de diyebilir.


"Hayır" diyemeyen biri, saygı göstermez; boyun eğer.



Bir insanın varlığına sonsuz saygı duyabilir ama fikirlerine katılmayabiliriz. Hatta, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin yerleşik ifadesiyle, düşüncelerimizi o kişi için "şoke edici, rahatsız edici ve incitici" biçimde dile getirebiliriz.


Örneğin Carlos Latuff, karikatürlerinde İsrail başbakanını Hitler ile öpüştürdüğünde birçok İsrailli bunu soykırım anılarına saygısızlık olarak nitelendirdi ve incindi.


Ama insanlar inciniyor diye, sanatçının ifade hakkı elinden alınamazdı.


İtaatin hakim olduğu yerde insanlar önce aynı şeyi söylemeye, sonra aynı şeyi düşünmeye başlar.



Saygı ve itaati karıştırdığımızda, sadece eleştiri hakkını kaybetmeyiz; farklı düşünenin acısına da yabancılaşırız.


Hatta, Bauman'ın yazdığı gibi zalimleşiriz. Büyük zulümler çoğu zaman canavarların değil, sadece görevlerini yaptığını düşünen sıradan insanların elinden çıkar.


İtaat, ahlaki sorumluluğu askıya alır.


Bir iktidarın üzerimizde yaratabileceği en büyük yıkım, bizi suça ortak etmektir. Naziler, buna “kan çimentosu” derdi. Suç ortaklığı kadar birleştiren bir çimento olmadığı için.


Böylelikle benliksiz zalimlere dönüşürüz.



Fransız düşünür Etienne de La Boetie, buna beş yüz yıl önce bir isim verir: Gönüllü kulluk.


La Boetie’ye göre hepimizden itaat bekleyen bu tiranlığa saldırmamıza bile gerek yoktur. Kulluk etmemeye karar vermemiz yeter:


“Yalnızca onu desteklemekten vazgeçin. O zaman onun, kaidesi çekilmiş dev bir heykel gibi kendi ağırlığıyla yıkılıp parçalandığını göreceksiniz.”


Ama bu pek kolay değildir. Çünkü gönüllü kulluk, hep saygı kılığında gelir.



Saygı görmeden büyüdüğümüzde, saygı beklerken itaat istediğimizi fark etmeyiz. Bu itaat beklentisi içinde ne kadar acımasızlaşabileceğimizi de.


Nazım Hikmet’in mısralarında dediği gibi:


“Koyun gibisin kardeşim, gocuklu celep kaldırınca sopasını sürüye katılıverirsin hemen ve adeta mağrur, koşarsın salhaneye. …Ve bu dünyada, bu zulüm senin sayende.”


Saygı düşünmekle başlar. Zalimliğe gönüllü kulluk ise düşünmeyi bıraktığımız yerde.



Kaynaklar:

Erich Fromm - İtaatsizlik Üzerine

Erich Fromm - Sevme Sanatı

Zygmunt Bauman - Modernite ve Holokost

Franz Kafka - Babaya Mektuplar

Ernest Becker - Ölümü İnkar

Richard Sennett - Saygı

Etienne de La Boetie - Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev

Nazım Hikmet - Bütün Şiirleri

Alan Watts, Doğu felsefesini Batı’ya taşıyan en etkili isimlerden biriydi. Bugün okuduğumuz birçok batılı Budist eğitmeni o eğitti. Milyonlara kontrolü bırakabilmeyi anlattı:


“Su içinde çırpınan batar; çırpınmayı bırakan yüzer.”


Belki de yapmamız gereken daha çok çabalamak değil, daha az direnmekti.


Ama Watts, kendi hayatında bunu her zaman başaramadı. Alkolizmle savaştı, evlilikleri dağıldı, elli sekiz yaşında hayatını kaybetti.



Önem verdiğimiz her şeyde dirençle karşılaşırız. Kimlik sorunu haline getiririz. Çünkü başarısız biri olmak istemeyiz.


Direnci aşamayınca kendimizi sahte bir çaba içinde buluruz. İlişki sorunu yaşayan, ilişki hakkında ne varsa okur; konuşması gereken, başkalarına anlatır; yazamayan sayfalarca yazma planı yapar.


İçimizde bir kez daha incinmeyi göze alamayan bir benlik var. Ve o parça, kırılmayacağımıza dair bir güvence arar. Asla gelmeyecek bir güvence.



İçimizdeki direnç utançtan beslenir. Kendimize verdiğimiz sözleri tutamamanın utancından. Her başarısız girişim iradeden koparıp dirence ekler.


Utanç, demişti Carl Jung, ruhu yiyip bitiren bir duygudur. Bu utançla yüzleşmemek için dışarıya bakarız. Yeni bir taktik. Yeni bir reçete. Belki bir uygulama. "Doğru yöntemi bulsam yapardım" deriz.


Yöntemi değiştirdikçe sorunun yöntem olmadığını görmezden geliriz. Daha da telaşla çırpınırız.



Kimse "korkuyorum" demez. "Hazır değilim" der. "Biraz daha düşünmem lazım" der. "Doğru zaman gelecek" der. Direnç, kendini her zaman mantığın arkasına saklar.


Asıl korkumuz başarısızlık değil. Bir şeyi ciddiye alıp ona rağmen yetememekten korkarız. Denenmemiş bir hayat taşımak ağır, ama denenmiş ve kırılmış bir hayat daha ağır görünüyor bize.


Girmeye cesaret edemeyiz, dönmeye razı olamayız. Eşikte kalırız.



Keşke mükemmeliyetçiliğimiz ustalıktan kaynaklansaydı. Ama bizler, zaten eşsiz olan bir eseri kusursuz hale getirmeye çalışan Michelangelo değiliz.


Bizimki, "yapamazsam mahvolurum" korkusuyla hiç başlamamak. Mükemmel anı beklemek. Her şeyi değiştirecek bilgiyi edinmek. Ve çabaladığımızı zannederken direnci beslemek.


Anne Lamott, mükemmeliyetçiliği içimizdeki diktatörün sesi olarak tanımlar. O ses hep aynı şeyi fısıldar:


“Yapamazsan, görürsün!”



İçimizdeki diktatör, içinde yaşadığımız kültür tarafından pekiştirilir.


Reklamlarda, kitaplarda, videolarda hep daha çok çabalamamız gerektiği söylenir. “Harekete geç,” “Yapabilirsin,” “Yapabilmenin beş yolu.”


Seth Godin'in dediği gibi, "hakim sistem, eşikte bekleyen, hayaller kuran ama hiç adım atmayan korkak ve pasif tüketiciler ister."


Çabalamaya çağıran her ses, "yeterince çabalamıyorsun" diyor. Onlar para kazanırken biz biraz daha çırpınıyoruz. Daha derine batıyoruz.



İçimizde direnç büyüdüğünde belki şu soruyu hatırlamalıyız: “Başarısız olmayacağını bilseydin, ne yapmak isterdin?”


Ve sadece onu yapmak.


Çünkü Watts, sürekli aynı konuyu düşündüğümüzde, bir süre sonra düşüncelerden başka bir şeyimizin kalmayacağını söyler. Gerçeklikle bağımız kopar.


Artık neyden korktuğumuzu bile hatırlayamayız. Sadece güvence ararız.



Ama kimse bize güvence veremez. Hatalarımızla ve kusurlarımızla yaşayabilmek tek güvencemiz.


Watts, kendini kusurlu bir rehber olarak görüyordu. Kimseye yukarıdan bir kurtuluş vaat etmediğini açıkça söylüyordu: “Bir tabela kirli ve paslı da olsa, doğru yolu gösterebilir.”


Bir keresinde "Kendinizi bir bulut gibi görmeniz lazım.” demişti; “Bir bulutun hiç yanlış bir şekilde olduğu görülmüş müdür?"


Bir bulut gibi yaşadı; kendi cenneti ve kendi cehennemiyle.



Kaynaklar:

Alan Watts - Wisdom of Insecurity

Alan Watts Lectures and Essays

Monica Furlong - Zen Effects

Seth Godin - Mel Robbins Interview

Anne Lamott - Good Writing

Steven Pressfield - Yaratma Savaşı

Erich Fromm, Sağlıklı Toplum kitabında sert bir uyarıda bulunur: Modern insan, kendini yalnızca satabildiği ölçüde değerli hissedebilir.


Onun “pazarlayan kişiliği” bir vitrindir; gülümsemesi, bilgisi, enerjisi, en mahrem duyguları bile birer metaya dönüşür ve sessizce alıcı bekler.


Eğer bir talep görürse, varoluşu anlam kazanır; görmezse, bir hiçe, bir hayalete dönüşür; görünmez, duyulmaz ve yok sayılmış hisseder.



Fromm’a göre her sabah uyandığımızda değerimiz yeniden fiyatlanır. Piyasanın, algoritmanın ve binlerce bakışın her gün yeniden belirlediği bu görünmez borsada, yeterince üretken, yeterince parlak, yeterince “değerli” olmadığımız her anda değersizlik hissi kapımızı çalar.


Ve ruhumuz, arz-talep dengesinin insafına terk edilmiş ucuz bir metaya dönüşür.


Seçeneklerle doldu bir dünyada sürekli şüphe içinde yaşarız. “Özgür insan ister istemez güvensizdir,” diye yazar Fromm, “ve düşünen insan istemez emin değildir.”



Değersizlik hissinin en sinsi yanı, kanıtlarla çürütülememesidir. Jodie Foster, Oscar alır ama yetersiz hisseder. Başarılı bir cerrah, bir ameliyatta yaşadığı komplikasyonun ardından tüm kariyerini sorgular. Bir anne, çocuğuyla geçirdiği onlarca güzel günü unutur, bir anlık sabırsızlığı yüzünden kendini kötü ebeveyn ilan eder.


Değersizlik, kanıtlarla ilgilenmez. O anki yetersizlik hissimizden beslenir.



Her ne kadar değersizlik duygusunun kökeni çocukluğumuzdaki şartlı sevgiye dayansa da, kapitalist sistem bu kırılganlığı ustalıkla sömürür.


Guy Debord’un belirttiği gibi, görüntü gerçekliğin yerini alır. Değerimiz, olduğumuz kişiyle değil, gösterdiğimiz imgeyle ölçülür. Sosyal medya bu gösteriyi herkese açar. Artık hepimiz hem sahnedeyiz hem seyirci; hem başkalarının yargıcıyız, hem de onların yargılarının sanığı.


Sanki her an bir mahkemenin önündeyiz ve jüri her sabah yenilenir. Böyle bir dünyada içsel değerimizin sürekli dalgalanması kaçınılmaz hale gelir.



Psikanalist James Masterson, değersizlik duvarında bir çatlak bulur: “Ustalaşma zevki.”


Küçük bir çocuğun ilk kez bir kapıyı açtığında ya da ilk adım attığında hissettiği o saf sevinç, hiçbir dış onaya ihtiyaç duymaz. Çocuk başarısını kimseye satmaz; sadece yapar ve yapabildiği için sevinir.


Masterson’a göre yetişkinlikte de bu duyguya geri dönebiliriz.



Yazdığımızda, çalıştığımızda, bir şeyi tamir ettiğimizde, birinin yüzünde gülümseme yarattığımızda… eğer bunları “ne kadar değerliyim?” sorusuna cevap aramak için değil, eylemin kendisi için yaparsak, değersizlik duvarında ilk çatlak oluşur.


Virginia Woolf, romanı Flush’tan sonra gelen yorumlardan bunaldığında onu kurtaranın kendi eylemlerine odaklanmak olduğunu yazar:


“Ünlü, büyük olmayacağım. Serüvenlere atılmayı, değişmeyi, hem aklımı, gözlerimi açmayı sürdüreceğim, damgalanmaya, basmakalıplaşmaya karşı duracağım hep.”



Fromm, hayatının son yıllarında insanın yapabileceği en devrimci eylemin tamamen uyanık olmak olduğunu yazmıştı.


Değersizlik hissine verilebilecek en güçlü yanıt, o hissin ortasında bile uyanık kalabilmek ve hatırlayabilmektir:


Değerimiz, ne yaptığımıza değil, kim olduğumuza bağlıdır. Ve kim olduğumuz, hiçbir piyasanın, hiçbir algoritmanın, hiçbir bakışın belirleyemeyeceği kadar derindir.


Belki de en büyük özgürlüğümüz, rekabetçi piyasanın ortasında bile bu derin gerçeğe uyanık kalabilmektir.



Kaynakça

Erich Fromm - Sağlıklı Toplum

James Masterson - The Search for Real Self

Virginia Woolf - Bir Yazarın Günlüğü

30.000 üyeli haftalık Huzursuz Bülten'e ücretsiz abone olabilirsin:

Teşekkürler.

HUZURSUZ BEYİN

  • Instagram
  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
bottom of page