Güle Güle Hayatımın Kadını

.1.

"Cesaret temenni ediyorlar. Ama cesaret zamanı, onun hasta olduğu zamandı, acılarını, hüzünlerini görüp onun bakımını yaptığım ve ağladığımı gizlemem gerektiği zamandı. Her an bir karar almak, bir yüz ifadesi takınmak gerekiyordu. İşte cesaret oydu. -Şimdiyse cesaret, yaşamayı istemek demektir, bu da bizde fazlasıyla var.  "

 

Roland Barthes

"Yas Günlüğü"

 'Gitme kal' desem? Yakışık almaz,

 'Peki git.' demekte de sevgiden eser yok,

 'Benim yanımda kalacaksın!' Küstahlık olurdu bu.

 'Nasıl istersen...' sözü katı ve soğuk.

 'Sen gidersen yaşayamam, ölürüm!' desem,

  Belki inanırsın, belki inanmazsın.

 Öğret bana sevgili kocam,

 Sen giderken ne desem acaba?

 

Vakkuta

Yedinci yüzyıl Hint şairi

“Meğer, ben çocuklarıma annelik yapacak birini değil, torunlarıma büyük annelik yapacak, onlara masal anlatacak birini aramışım hep...”

Anneannemin cansız bedeninin içinde bulunduğu tabuta bakarken böyle cevap verdim kendime sorduğum o soruya. Kalabalık içerisinde olmama rağmen bambaşka bir varlık düzeyinde, yalnızca ben, tabut ve bulutlar vardı sanki. Zaman gibi mekan da sonsuzlaşmıştı.  Acı kesinlikle vardı ama anlam konusunda şüpheliydim artık. Kendimi uzaya fırlatılmış düşünebilme yetisine sahip bir solucan gibi hissediyordum. Varlık nerede başlar? Becker'in durumumuzun trajikliğini gösteren sorusu gibi;

Kendisinin bilincinde olan bir hayvan ne anlama gelir?

Anlam bunun neresinde? Başlangıçta var olan söz, başlangıçtan beri anlamın eteğine dahi ulaşamıyor. Kıyısından izliyoruz okyanusu içinde ne olduğunu bilmeden.  Anneannem, bir tek o yapardı bunu, adımı iyelik ekiyle bir daha söylemeyecek ve ben bunu anlayamıyorum. Varlık nedir, yokluk nedir idrak edemiyorum. Ölüm her gün sokaklarda, denizlerde, televizyonlarda ve kitaplarda bas bas bağırdığı halde göz ucuyla bakıp geçiyorum, ta ki bir gün kendisine çarpıncaya dek. Ensemden kaldırıyor beni ölüm ve soruyor, ben neyim? Cevap veremiyorum ve bu cevapsızlık büyük bir boşvermişlikle eylemsizliğe itiyor beni.

Kıpırdayamıyorum.

Yaşayıp gidiyordu kırkayak, oldukça mutlu,

Ta ki bir kurbağa gelip de eğlencesine

Sorana dek ona şu soruyu:

"Hangi ayağın, hangisini izliyor yalvarırım söyle"

Aklı öyle bir karıştı ki kırkayağın

Kalakaldı hendekte, pek bir dalgın

Bilemedi nasıl koşacağını,

Kıpırdayamadı şaşkın.

Hastalığını öğrendikten sonra anneannemi büyük bir medeniyet yok oluyormuş gibi izledim günlerce. Kartaca gibi İskenderiye, Saraybosna, Bağdat gibi. Kişisel tarihimin bu en özel kadını, kültürüyle ve bunu bana masallarıyla, deyimleriyle, kendine has benzetmeleriyle, stres yaratmayan evhamı, tek gülümsememle bağışlayacağı suçlamalarıyla, en düşük sorumluluk beklentisiyle verdiği en yüksek ilgisiyle ama en önemlisi, ben nerede olursam olayım onun hep orada olacağının rahatlatıcı garantisiyle kişiliğimin en önemli şekillendiricilerinden biri olmuştu.

 

Ona olan bağlanmamın kökü o kadar güçlüydü ki benim için, fikren ve yaşam biçimi olarak ondan ne kadar uzağa gidersem gideyim, hep dizlerinin dibindeymişim gibi hissediyordum.

Yine de trajik bir yanı vardı bu ilişkinin, bu saydığım çoktan yok olmuş şehirlerle ilgili bile daha çok şey biliyordum anneannemin hayatı hakkında bildiklerimden. Çünkü önemli olan hep onun benimle olan ilişkisi olmuştu. Benimle başlamıştı o, benden öncesi yoktu. Benim suçum değildi ama, o öyle hissettirmişti bana bunu. Ve bu kişisel tarihimin en büyük medeniyeti, bir daha var olmamak üzere toprağın altına inerken, bunca yıldır fark etmesem de onun sayesinde güvenle bastığım zemini de beraberinde götürüyor, arkasında bıraktığı dünya daha da ürkütücü bir hal alıyordu.

Bir daha kimse böyle sevmeyecek beni.

Bir daha kimse böyle kabul etmeyecek beni.

Bir daha kimse böyle korumayacak beni.

Bir daha kimse... asla... asla ve asla...

 

Onun gibi.

“Burada bitmemeli, bu gelenek devam etmeli.” dedi,  varlığına yavaş yavaş alışmaya başladığım içimdeki o cılız ses. Derin bir nefesi içime çektim ve gözlerimi kapadım. Etrafımdaki fısıltıları duymazdan gelerek ona odaklandım. “Hangi gelenekmiş bu Odi?” diye sordum.“Biliyorsun, masal geleneği...” dedi.

“Anlatıcılar bir bir gidiyor, anlatılan çocuklar da bir yerden sonra resmi masallardan başka masal dinlemiyor oluyorlar. Bu resmi masallarda ne insanın düşkünlüğüne dair bir ahlak dersi var, -tam tersine, daimi bir böbürlenme, fethetme, sürekli haklı olma hali var, ne de güler yüzle anlatılıyor. Oysa Quintilianus, bir masal ne kadar güler yüzle anlatılırsa o kadar iyidir, der. Bu sert ve ciddi yüzlerle anlatılan resmi masallarla büyüyen çocuk da büyüyünce Türüt - Sezer arası bir şey oluyor.”

“Evet, haklısın” diye cevapladım. “Bir şeyler yaptım, daha da yapacağım bu konu hakkında. Ama onların işaretini bekliyorum.”

.2.

İmamın köydeki bu tek geniş sokağın ortasında bulunan caminin önünde dua okumaya başlamasıyla geri döndüm dünyaya. Gözlerimi açıp etrafımdaki kalabalığı sevimsiz bakışlarla süzdüm, yalnız kalmak istiyordum anneannemle.  “Dua bilmiyorsan bile bir şeyler mırıldan”demişti,  dinle pek alakam olmadığını anlayan biri. “Ne mırıldanayım,  Winds of Change mi?”diye sormadım. Anneannem çok kızardı kutsal şeylerle ilgili alaycı sözlerime. Ama ne kadar kızarsa kızsın, dudağının kıvrımında sevgi dolu bir gülümseme yakalardım hep. Tek yapmam gereken o yakaladığım kıvrıma tutunup yıldızlı bir geceye doğru açılan bir perde gibi açmaktı dudaklarını. Hazırdı zaten dudakları sevmeye, tek yapmam gereken sırnaşmaktı.

Ben yapardım bunu, yani işi gereği hizmet eden kişilerden bile bir şey istemeye çekinen, utangaçlığından 

kaynaklanan donukluğu çoğunluka kibirli olmanın soğukluğu ile karıştırılan ben, hemen girerdim koltuk altına sevilmeyi bekleyen arsız bir kedi gibi. Şımarır dururdum. Onunla benim olduğum dünya dışında ne kadar tutuklaşıyorsam, o kadar bırakırdım kendimi onun yanında. Ne kadar sıradansam dışarıda, o kadar olağandışılaşılaşırdım  onun yanında. Başkalarından dilediğim ama isteyemediğim her ilgi ve sevgi kırıntısını ondan isterdim.

 

Hep fazladan verirdi sanki durumumu bilir gibi. Hep.

İnsan, her fikri, her eylemi, her düşüncesi ve her haliyle kabullenilmek ister. Ama hayatına yeni katılan her kişi  de yanında görünmez bir yapılabilecekler ve yapılamayacaklar listesi ile gelir. Oysa anneannem her halimi kabul ederdi. Hoşnut olurdu, olmazdı ayrı, bütün gün dırdır da ederdi,  "aman oğlum..." da derdi, ama beni asla itmezdi. 

“Beraber olacağınız insanın, kendi standartlarına göre sizden daha iyi birisiyle karşılaştığında sizi bırakmayacağından nasıl emin olabilirsiniz?”

Böyle sormuştu Steven Pinker 1997 basımı 'Beyin Nasıl Çalışır' kitabında. Ona göre cevap basitti; sizi yalnızca siz olduğunuz için seven birisiyle beraber olarak. Eğer sevgiliniz "beni neden seviyorsun" diye sorarsa, ki haftada en az iki kere sorar, Pinker'e göre şöyle bir taktik izlemeliydiniz; 

 

Kesinlikle nedenler sıralamayın, çünkü saydığınız her özellik, bir başkası tarafından geçilebilirdir. Sevgilinizden daha güzeli, daha yakışıklısı, daha zekisi, daha zengini bulunabilir. Seviyorsanız asıl cevap bunlar değildir zaten ve karşınızdaki de bunları duymak istemez. Asıl cevap daha derinlerde, genlerinizde, biyolojinizde, fizyolojinizdedir.

 

Bilimsel cevap, aynı zamanda en romantik cevaptır:

“Seni seviyorum, çünkü bu elimde değil.”

Pinker'dan bin sene evvel İbn Hazm da, "Güvercin Gerdanlığı- Sevgiye ve Sevenlere Dair"  eserinde benzer şeyi yazmıştı:

"Aşk bizzat ruhta oluşan bir şeydir. Kimi zaman olur ki gerçekten aşkın nedeni dışarıdan bir neden olur. Ama o zaman nedeni yitince, aşk da yiter ve biter. Öyleyse siz herhangi bir nedenden dolayı seviliyorsanız, bu neden ortadan yok olunca, sizden kolaylıkla yüz çevrilecek ve artık sevilmeyeceksiniz." 

İşte hissettiğim güvenli zeminin mayası bu sevgiydi. Anneannem beni, bütün dışsal nedenlerden, sahip olduğum bütün özelliklerden ayrı severdi. 

Konu bu tür özel bir sevgi olunca, Montaigne gibi neredeyse her konu hakkında muhteşem makaleler yazabilmiş bir deha bile açıklamakta zorlanır. Yazar, Denemeler’in 1588 basımındaki “Dostluk” bölümüne önce “onu niçin bu kadar çok sevdiğimi öğrenmekte ısrar edecek olursanız, bunu ifade edemem sanıyorum” diye itirafta bulunur. Ama dört sene sonra artık ölümü yakınken, bir yanıt bulur Montaigne ve bunu basılı kitabının sağ boşluğuna, yani “ifade edemiyorum sanırım”ın sonuna not düşer:

"Ancak şunu söyleyebilirim:  Çünkü o, o idi.”

Burada da bırakmaz ama Montaigne, hala eksiklik hissediyordur. Biraz daha zaman geçince farklı bir mürekkeple, daha titrek bir yazıyla bir eklemede  bulunur ve gerçek açığa çıkar:

“Onu niçin sevdiğimi öğrenmekte ısrar edecek olursanız, bunu ifade edemem sanıyorum, ancak şunu söyleyebilirim:"

 

"Çünkü o, o idi;  ben de bendim.”

Çünkü o, o idi; ben de bendim.

 

Artık o, yani beni, bütün niteliklerim değişse bile sevmeye devam edecek anneannem gitmişti.  Ben ise benden artık geriye ne kalmışsa, hayranlık ve üzüntü ile izliyordum bu gidişi. İbn Hazm yine haklıydı:

" Bu dünyada ayrılığa denk olabilecek başka hiçbir felaket yoktur. Sonunda gözyaşları aka aka ruhları yerinden oynatmasaydı; ayrılık, önemsiz, küçük bir şey sayılırdı belki.

Bilge kişilerden biri 'Ayrılık ölümün kardeşidir' diyen adama, 'Hayır' dedi, 'doğrusu, ölüm ayrılığın kardeşidir.' "

.3.

Kalabalık sağı solu selamlamaya girişince yine uyandım dalıp gittiğim düşüncelerimden. Artık burada dua etmem gerektiğini hissetmiştim, çünkü orada yatan anneannemdi. Sürekli dua okuyan, başını sağa sola çeviren, namazı bitse de bana börek yapsa diye beklediğim kadındı. Ben de anneannemin geceleyin yatarken korkmamam için küçücük yaşta bana  öğrettiği, büyüyüp eşek kadar olduktan sonra, hatta inançsız birisi olduktan sonra bile okumaya yıllarca devam ettiğim, bildiğim o tek duayı boğazım düğümlene düğümlene mırıldandım üç defa:

“Yattım taş gibi, kaldır Allah'ım beni kuş gibi...”

“Yattım taş gibi, kaldır Allah'ım beni kuş gibi...”

“Yattım taş gibi, kaldır Allah'ım beni kuş gibi...”

Anneannemin bana verdiği tılsımdı bu. Çocukken geceleri neden korktuğumu bile bilmeden korktuğumda bu sihirli sözcüklerle yarardım karanlığı. Onu çağırırdım ve yanımda olduğunu hissederdim. Oysa artık öyle bir şey hissetmiyordum. Gitmişti. Burnum sızladı ama tuttum kendimi. Gözlerim sıklıkla yaşarır, gözlerimden yaş döküldüğü de çok olurdu ama ağlamayalı 20 seneden fazla olmuştu.

Kendimi kandırdığımı fark ettim. Eğer gerçekten yanımda hissetmiyorsam, neden sanki beni izliyormuş gibi sahte bir gülümseme göndermeye devam ediyordum cansız bedenine? 

 

Ağlamayı, sızlamayı yasaklamıştım kendime.  Kanser olduğunu öğrendiğimizde hemen söylememiştik ona, ama o, her zamanki gibi sezmişti bir şeyler. Sonunda söylemek zorunda kaldık. Ben İstanbul'da yaşadığımdan, söylendiğinde yanında değildim. İzmir'e hemen yanına koşturduğumda görmüştüm bana bakan o gözleri. Depresyondaydı konuşmuyordu. Yanına eğilip gözlerinin içine baktığımda fark etmiştim o büyük acıyı.  Kanser olduğu için değil, benim acı çektiğimi bildiği ve buna sebep olanın kendisi olduğu için öyle bakıyordu bana. Sesini çıkarmadan, özür diler gibi, anlaşılıp bağışlanmak için bakıyordu. Hatırladığım her türlü sevgi ve hayranlık dolu bakışının arasına bu en can acıtısı da eklenmişti böylece.

Hayatımda belki ilk defa bu kadar canım yanarken gülümsedim ve elini öptüm. İlk defa büyüdüğümü hissettim.

 

Onu hep gülümseyerek anacağıma dair kendimce yemin ettim, hayatımın kendime ettiğim yeminler çöplüğü olduğunu bile bile.

Tabut kalabalıklar üzerinde sahipsiz bir tekne gibi dalgalanmaya başladı mezarlığa doğru. Arkalardan izledim, tutanların çoğunu tanımıyordum bile. Birisi yanaştı yanıma, yine tanımadığım biriydi ama hareketlerinden ve ses tonundan beni tanıdığını anladım. “Üzülme sakın, bak, ne kadar çok insan gelmiş cenazesine, ne kadar çok seveni varmış...” dedi bana sırtımı okşayarak. Dönüp “Olmasa ne olacaktı?  Ben tapıyordum ona, hayatımın kadınıydı o benim, bu az şey mi!” demedim. Yuttum. Gülümseyip başımla onayladım.  

 

Mezarlığa girdiğimde hayal meyal ilk defa bir mezarlığa girdiğim gün geldi aklıma. Çok küçüktüm. Yine köye getirildiğim bir yaz günüydü. Bayramdı. Annem ve babam tartışmıştı öncesinde mezarlığa götürülüp götürülmememle ilgili. Çok küçükmüşüm, kötü etkilenebilirmişim.  Nihyayet karar verilmiş, köy mezarlığına götürülmüştüm. Tezek kokuları arasında tam bir Fransız asilzadesi gibi dua ediyordum “sayın amca, sizinle tanışma fırsatım olmadı, ama iyi şeyler duydum hakkınızda, umarım orada mutlusunuzdur” diye teker teker dolandım mezar taşlarının arasında.. Bu olayı büyük bir olgunlukla karşıladığım için tebrik edildim. Tabi asilzadelik geceye kadar sürdü. Sabah büyük bir farkındalıkla uyandım.

 

Rüyamda ne gördüysem, uykumda altıma sıçmıştım.

Elime küreği tutuşturdular birden. Üzerine toprak atmaya başladığımda ise aklıma yaşarken gömdüğüm insanlar geldi. Her terk edilenin cevaplaması gereken o eski soru bekliyordu beni:

Bugüne dek böyle sevilmiş olmama mı sevineyim yoksa bir daha böyle sevilmeyecek olmama mı üzüleyim?

Seven kişi, yani anneannem bu sevgisini başka hiçkimseyle paylaşamayacağı bir yere gittiği için belki de, buna cevap vermem kolay olmuştu. Seviniyordum.

 

Bundan önce tersi olmuştu hep. Yani gidenler, ileride başkalarına sunmak için alıyorlardı ilgisini ve sevgisini benden. Bu katlanılacak şey değildi. Bu sebeple, ne kadar güzel şeyler yaşanmış olursa olsun, bütün anıları gömmek zorunda hissediyordum.  Akheneton'a yaptıkları gibi var olmuş bütün kayıtları siler, adının anılmaması için gerekli kişilere müracaat ederdim.

Bunun aslında kendi geçmişimi, kendi tarihimi, dolayısıyla kendimin büyük bir parçasını yok etmek olduğunu anladığımda ise büyük bir üzüntü ve pişmanlık hissetmiştim. O günden beri ne zaman orjinal el yazmalarının, kitapların, haritaların, sanat eserlerin bulunduğu bir bina zarar görse benzer üzüntüyü hissederim.

İşte toprak atarken, birden bire fark ettim gerçeği. Bunca zaman nasıl kuşkuya düşmüştüm bunun hakkında? Nasıl bu kadar inançsız olmuştum? Anneannemin torunlarına karşı sevgisi gibi bir sevgi vardı dünyada. Yani böyle sevmek, böyle odaklanmak, insanların her birini apayrı şekilde özel hissettirebilmek mümkündü. Paylaştıkça azalan bir şey değildi bu. 

Çünkü bir gece önce torunları olarak onu anarken bir kuzenim "yaptığım en basit yemek, pazardan seçtiğim en sıradan elbise için bile överdi beni, ve bu beni inanılmaz mutlu ederdi"demişti. Bir diğeri "o zaman Rock Station vardı, bir gün Bon Jovi çıkınca bağırmıştı yan odadan 'koş bak boncovi çıktı, koş" diye, en az ilgisinin olduğu şeyle bile ilgilenir gözükürdü benim için." Bir diğeri ise "sorunum olduğunda kendi yöntemleriyle her şeyi yapmaya çalışırdı; adak, dua hatta büyü, hayatındaki en öncelikli   sorunu benim sorunummuş gibi hissettirirdi beni." demişti.

Koskocaman bir ilgi fabrikası gibiydi anneannem. Sana doğru döndüğünde her şeyiyle dönerdi yalnızca bir parçasıyla değil. Bundan bir ders çıkartabilirdim. Yani ben de sevdiğim insanlara bu şekilde ilgi ve sevgi gösterebilir, onların özel hissetmelerini sağlayabilirdim. Hatta histerik bir şekilde durumu abartarak "neden illa sevdiklerim olsun ki, o kadar yakın olmadığım insanlara bile böyle hissettirebilirim" diye düşündüm ve kararımı verdim.

Ben de anneannem gibi bir sevgi makinesi olacaktım!*

(*Bu kararı aldıktan ve kendime gerekli sözler verdikten beş saat sonra çoktan bir arkadaşımı gerekli ilgiyi göstermediği için, diğerini üzerime çok düştüğü için azarlamıştım bile. Twitter'dan psikolojik linç operasyonuna katılmış, benim gibi düşünmediği için bir başkasına ana avrat sövmüştüm. Yine de beş saatlik performansım, bütün hayatımı göz önüne alırsak, gerçekten uzun bir süreydi. Terapimden öğrendiğim meditasyon teknikleri sayesinde psikolojik antremanlarla bu süreyi geliştirebilir, dokuz yüz kırk yaşıma geldiğimde belki istediğim gibi bir insan olabilirdim.)

Bedeninin üzerine toprak atma işi bitip, toprağın da üstüne su döktükten sonra tam  karşısındaki mezara sırtımı dayayarak çöktüm ve izlemeye koyuldum mezarını.  "Vay be", diye düşündüm, "hep korktuğum şey geldi başıma, anneannemin cenazesine katıldım ama yine de kendimi koyvermedim, soğukkanlılığımı korudum. Demek çocukluğumdan beri bu günün yaşanacağına dair korku dolu düşüncelerin nedeni beynimin beni buna hazırlamasıymış."

Bu düşünce, anneannemin kanser olduğunu öğrenmeden yıllarca önce bile vardı zihnimde. Kuzenlerimizle ufacıkken, yani ranzanın alt katına yattığımızda kaldırdığımız ayaklarımız henüz üst katının tabanına değmiyorken bile anneannemiz ölürse nasıl üzülürüz diye düşünür, bazen minik ruh hastaları gibi hıçkıra hıçkıra ağlardık. Sonra annelerimizi düşünür daha beter ağlardık. Özellikle Adile Naşit'in vefatı bizde kırılgan bir çocuk farkındalığına neden olmuştu.

Hayatın ne olduğunu daha küçük yaşta anlamıştık yani.

 

Hayat, her şeyi yaratıp kontol ettiğini düşündüğün varlıktan hüzünle sıralı ölüm dilediğin yerdi.

Seneca, oğlunu kaybeden Marcia'ya şöyle demişti:

 

"Hayatın bize getirdikleri için gözyaşı dökmeye ne hacet? Hayatın kendisine şöyle bir bakmak bizi gözyaşlarına boğmaya yetmez mi?

Ben, annelerin çocuklarının kemiklerine hasret kalarak öldükleri bir ülkede yaşıyorum. Ölü çocuklarının yuhalatıldılkları, cesetlerinin sürükletildiği, naaşlarının verilmediği bir ülkede yaşıyorum. 

 

Benim bu ülkede hiçbir hüznüm yok ki, yanında utanç eşlik etmesin.

.4.

“Eski bir masalla avutacağım kendimi,

Her şeyde ve herkeste sevginin olduğuna inanan

Bir çocuk hakkında, aynı benim gibi

Nasıl da safsın...

Önünde sonunda istediğini alır onlar

Önünde sonunda mutsuzlaşır sonu,

Yine de buna değer dedim kendi kendime ve

Çevirdim sayfaları ağırbaşlı bir biçimde

Ve o saf çocuğun muzafferce gülümsediğini

Saflığın kazandığını gördüm.

Sonunda da ağlayıverdim.

 

Ben hep sonlarda ağlamışımdır zaten.”

Ben sadece sonu kötü bitmek zorunda olduğunu daha başından bildiğim, çok güzel bir masal okumuştum ve açtığım her sayfa buna, bu üzüntüye, bu boşluğa değerdi. Mezara bakıp içtenlikle, içimde bulduğum bu yeni tür olgunlukla, gururla gülümsedim bu sefer. Ama sıra dönüp gitmeye geldiğinde,  aklıma o bana hep gülümseyen yüzü, hele bayramlarda, ona ziyarete geldiğimde sürekli baktığı pencereden beni görünce mutluluktan havalara uçarcasına başını sallayışı geldi ve kontrolümü kaybettim, titrek burnum daha fazla dayanamadı ve başımı dizlerimin arasına gömüp sessizce "anneannem" dedim ve yıllar yıllar sonra hıçkıra hıçkıra ağladım.

O halde ne kadar zaman geçirdim bilmiyorum. Mendil çıkartmak için elimi cebime daldırdığımda fark ettim o katlanmış kağıdı. Önce anlayamadım. Sonra birden fark ettim bu kısa notun ne anlama geldiğini. Burnumu koluma sürerek  "Bak Odi" dedim heyecanla,  "sonunda beklediğim işaret geldi!"

 

Ama Odi'den bir daha ses gelmedi.

"İyileşmeden önce, en son içindeki ses terk edecek seni" demişti terapistim. "Gerçi iyileşmek, iyi bir şey mi, emin değilim." diye eklemişti. O zaman çok tuhaf gelmişti bu açıklama. Kendimi yapayalnız ve savunmasız hissettiğimde anladım bu sözdeki doğruluk payını. Yine de devam etmeye gücüm olduğunu biliyordum, yoksa yalnız bırakılmazdım sesler tarafından. Artık gerçekliğin hükmü altındaydım. Notu tekrar okudum. "Seneye bugün, her şeyin başladığı yerde buluşmak üzere. B.P." 

Tamam dedim kendi kendime. Ben hazırlanmaya başlayayım o zaman. Çünkü;

"Kalp kaybettiği şey için ağlarken,  ruh bulduğu şey için gülümser."