Haftalık Huzursuz Psikoloji bültenine üye ol.

Teşekkürler!

Sekiz yüzyıllık geleneği kelepçelemek



“Paris’te öğrencilerle krallık kolluk güçlerini karşı karşıya getiren kanlı 1229 olaylarından sonra, üniversite özerkliği bir daha kaybedilmemek üzere kazanılmıştır.”


Jacques Le Goff’un “Ortaçağda Entelektüeller” adlı eserindeki bu cümleye uzun uzun bakıyorum.


Bilgisayarımdaki ekranda Boğaziçi Üniversitesi’nin kapısında sallanan polis kelepçesi var. Kayyumla gelen yeni rektör, camda kendisini yuhalayan öğrencileri selamlıyor.


1209'da keyfi şekilde idam edilen iki öğrencisinden sonra ayaklanıp özerkliğini kazanan Oxford Üniversitesi'ni okuyorum. Sonra da dünyanın en eski üniversitesi sayılan Bologna Üniversitesi'ni.


Sıra Bologna Üniversitesi'ne gelince beynimde kıpırdanmalar oluyor. Orası çok saydığım Umberto Eco'nun da üniversitesiydi.


Kendisine kitle iletişim araçlarının gelişmesiyle birlikte üniversitelerin öneminin azalıp azalmadığı sorulduğunda, verdiği yanıtı hatırlıyorum:


"1200’lü yılların başlarında, Bologna Üniversitesi’ndeki İbn Rüşdçülerin tartıştıkları konularla, Paris Edebiyat Fakültesi'nde tartışılan konular aynıydı."


Yani henüz daha Osmanlı kurulmamışken bile Batı birleşmeye başlamıştı. Üniversiteler tarafından sağlanan kültürel bir birliktelikti bu.


Bugün, kitle iletişim araçlarının gelişmesiyle bilgi bizi ayrıştıran bir etmene dönüştü. Filtrelenmeyen milyonlarca bilgi algımızı şekillendiriyor. İsteyen, doğru - yanlış ayırdetmeksizin işine yarayan bilgiyi pazar yerinde elma seçer gibi seçiyor.


Oysa üniversiteler bu filtrelemelerin yapıldığı, araştırmaların ve tartışmaların, daha iyi bir dünya için daha iyi fikirlerin üretildiği mekanlardır.


Bu nedenle kargaşaya değil, kültürlerini korumak için özerkliğe ve sükunete ihtiyaç duyarlar.


Umberto Eco, Kitab-ı Mukaddes'ten alıntı yapar. Ki bu alıntıyı her hatırladığımda etkilenirim:


"İlyas, Horev Dağı'ndaki mağarada Rab'bin huzuruna çağrıldığı an, dağları yarıp kayaları parçalayan azim ve kuvvetli bir rüzgar çıktı,


Ancak "Rab rüzgarda değildi."


Ardından rüzgar depreme dönüştü ama "Rab depremde değildi,"


Depremden sonra ateş çıktı ama "Rab ateşte değildi."


Velhasıl Tanrı'yı gürültüde bulmak mümkün değildir.


Tanrı yalnızca sessizlikte tecelli eder.


Tanrı asla kitle iletişim araçlarında değildir,

Tanrı gazetelerin ilk sayfalarında değildir,

Tanrı televizyonda değildir,

Tanrı Broadway'de değildir;

Tanrı, çalkantının olmadığı yerdedir.


Bu vecize Tanrı'ya inanmayıp dört bir yanda keşfedilecek bir Hakikat, yaratılacak bir Değer olduğunu düşünenler için de geçerlidir.


Kargaşada hakikat bulmak mümkün olmaz, bu yalnızca sessizlik içinde arayışla, araştırmayla mümkün olur. Modern dünyanın hengamesi içinde sessizliğin hakim olduğu tek yer, dini tefekküre has mekanlar hariç, üniversitedir.”


Kimse üniversiteden her mezun olan kişinin hakikat savaşçısı olduğunu iddia edemez. Kimse her entelektüel kişinin insanlık adına her zaman en doğruyu yaptığını da iddia edemez.


Ancak yine Eco'nun deyimiyle, tarih bize insanların bir yandan Brahms yahut Goethe sevip, diğer yandan toplama kampları oluşturmaya muktedir olduklarını gösterdi. Fakat bu kişilerin, soykırım yapmadan önce kendilerini eleştirenleri teker teker üniversitelerden atmaları gerekti.


Görünen o ki, postallarla ezilen cüppeleri, düşünce suçlusu akademisyenleri, vali gibi atanan rektörleri ve kapısına kelepçe vurulan üniversiteleriyle ülkemiz, sekiz yüzyıl önceki orta çağ standartlarına göre bile geri kalıyor.


Alıntılar:


Jacques Le Goff - Ortaçağda Entelektüeller

Umberto Eco- Niçin Üniversite? - (Çeviren Mehmet Sait Şener'e sevgilerle.)