Rüyaları gökten indiren adam




Rüya yorumlamanın tarihi insanlık tarihi kadar eskisi olsa da, rüyaların kaynağının insanın beyni olduğu gerçeği pek o kadar eski değil.


Tarihin kayıt altına alınmış ilk efsanesi olan Gilgameş Destanı’nda rüyalar tanrıların bir uyarısı olarak karşımıza çıkar. Eski Mısır’da durum farklı değildir. Günümüze kalan papiruslara göre rüyaları üçe ayırırlardı; tanrıların talepte bulunduğu rüyalar, tanrıların uyardığı rüyalar ve ritüeller esnasında görülen özel rüyalar. Hepsinin ortak özelliği kehanetle ilgili olmalarıydı.


Antik Yunanlar da tanrıları işin içine kattılar ve rüyaları onların ilahi bilgiler sunmak için yaptıkları ziyaretler olarak gördüler. Ama Aristoteles hariç. O, Parva Naturalia adlı eserinde rüyaların tanrılar tarafından gönderildiği varsayımını ciddiye almıyor, kendi tecrübelerinden yola çıkarak rüyaların kökeninin yakın zamanda yaşanan olaylara dayandığı görüşünü savunuyordu.


Ama dinleyen pek olmadı. Orta çağda da rüyaların kehanet işlevine dair inanç varlığını korudu. Bu rüyaların yorumlanması başlı başlına dini bir meslekti artık.


Ta ki Sigmund Freud’a kadar. Onun 1899 yılında basılan “Rüyaların Yorumu” adlı kitabı ve bilimsel katkısı sayesinde rüyalar gökten inerek bireyin beyninde konumlandı. Uyku araştırmacısı Matthew Walker’ın deyimiyle “Freud tek başına rüyaları göksel varlıkların elinden ve ruhun anatomik olarak belirsiz konumundan çekip aldı.” Onun sayesinde rüya nörobilimin çalışma alanına girdi.


Freud, rüyaların gerçekleştirilemeyen bilinçsiz arzulardan geldiğine inanıyordu.


Teorisine göre kendisinin “gizli içerik” olarak tanımladığı bastırılmış arzular o kadar güçlü ve şok ediciydi ki rüyada kılık değiştirmeden görünmeleri halinde rüya gören kişiyi uyandırırlardı. Bu nedenle beyin bir filtreleme ve sansür mekanızması geliştirerek bunu sembollerle yapıyordu. Psikoanalistin görevi bu mekanızmadaki şifreyi çözmek ve gizlenen mesajı bulmaktı.


Her ne kadar Freud'un teorisi yanlışlanabilir veya doğrulanabilir olmadığı için bilimsel sayılmasa da rüya araştırmaları tarihinde önemli bir yer edindi.





Bugün, gördüğümüz her rüyanın Freud'un öngördüğü gibi örtük mesajlar taşımadığını biliyoruz. Ayrıca, beyin görüntüleme teknolojilerinin gelişimiyle birlikte rüyaların işlevleri hakkında her gün bambaşka bulgular ediniyoruz.


Örneğin rüyalara atfedilen en önemli işlevler arasında; öğrendiğimiz bilgileri pekiştirmek, bilgilerin kısa süreli hafızadan uzun süreli hafızaya geçişini sağlamak, zor, karmaşık, hoşa gitmeyen düşüncelerimizi ve deneyimlerimizi simüle ederek duygusal dengemizi sağlamak, beynin kendisini tehditlerle, tehlikelerle ve zorluklarla yüzleşmeye hazırlamak gibi işlevler bulunuyor.


Peki Freud, rüya sembolizmi konusunda haksız mıydı? Belki kaynağı ve sıklığı konusunda yanılıyordu. Son araştırmalar, gün içinde yaşadığımız deneyimleri değil ama duyguları rüyalarımızda sık sık tekrarladığımızı gösteriyor. Bulgulara göre insanların gün içerisinde yaşadığı duyguların %35 - %55 kadarı geceleyin rüyalarında güçlü ve örtük olmayan, tartışmasız bir şekilde açığa çıkıyor.


Walker'ın şairane biçimde ifade ettiği gibi, uyanık hayatlarımızdan rüyadaki hayatlarımıza akan bir öykü varsa, o da duygusal endişelerimizin öyküsüdür.



Alıntılar:


Matthew Walker - Why We Sleep

Duane Schultz - Modern Psikoloji Tarihi