Oluşabileceğin tüm potansiyeller
- 18 Tem
- 3 dakikada okunur
Geçen bültende yer alan “hayatının ikinci bölümüne hoş geldin” yazısı Instagram’da 1 milyon görüntülenmeye ulaştı. Yüzlerce email ve mesaj aldım. Gelen mesajların birçoğu yazının devamı olup olmadığını soruyordu.
Örneğin Nur Hanım serzenişte bulunmuş: “Hayatının ikinci bölümüne hoş geldin demişsin ama ben bir türlü hoş bulduk diyemiyorum. Kapıda beklediğimin farkındayım ama bu bölüme nasıl geçilir?”
Huzursuz’u bir süredir takip eden okuyucularım bilirler, herkesin kapısını açacak evrensel bir anahtar, herkese şifa verecek bir reçete bulunduğuna inanmıyorum. Aramıyorum da.
Daha anlamlı ve akıllı bir hayat yaşamanın yollarını arıyorum sadece. Huzursuz da bu arayışın ürünü. Çünkü yolda bulduklarımı kendi yorumlarımla birlikte sizlerle paylaşıyorum.
Marcus Aurelius’un çok sevdiğim bir cümlesidir: “Yoluna çıkan engeller, yola dönüşürler."
”Madem bir önceki yazı, yeni okuyucuların zihninde “kapının eşiğindeyim, peki ya şimdi?” sorusunu yarattı. O zaman yeni yolumuz bu olsun.
Önümüzdeki birkaç hafta, kapıdan geçen filozofların, psikologların ve sanatçıların bu soruya ne yanıt verdiklerini inceleyelim.
Belki hayat yolunda bize faydası dokunacak fikirlerle karşılaşırız.
İlk durağımız, yaşadığımız her an önümüzde iki seçenek bulunduğunu, ya gelişime doğru ileri adım atacağımızı, ya da güvende hissetmek için bir adım geride duracağımızı söyleyen, büyük hümanist Abraham Maslow.
OLABİLECEK TÜM POTANSİYELLER
Maslow’a göre olabileceğimiz bütün potansiyelleri kapsayan bir çekirdekle doğarız. Amacımız en yüksek potansiyele erişmektir. Maslow buna “kendini gerçekleştirme” der.
Kötü haber; bu potansiyeller zayıftır. En ufak bir reddedilişte törpülenirler. Bir kısmını ebeveynlerimiz törpüler, diğer kısmını eğitim sistemimiz, kültürel beklentiler, reddedilmekten, alaya alınmaktan, onaylanmamaktan duyduğumuz korku...
Ve yıllar geçtikçe bir bir ihanet ederiz kendi potansiyellerimize.
İyi haber; bu potansiyeller asla ölmezler. Ölmezler ama derinlerimize gömülü bir hayalet gibi fısıldarlar.
Yeteneklerini körelten, doğuştan ressam olup da hisse senetleriyle boğuşan, akıllı olan ama aptalca bir yaşam sürdüren, doğruyu görüp de ağzını açmayan, yürekliliğini öldürüp korkaklaşan tüm insanlar, içten içe bu fısıltıları dinleyip kendilerini aldattıklarını bilir ve bu nedenle kendilerini küçümser.
Sonunda bu küçümseme büyür ve içsel çatışma kaçınılmaz olur.
Maslow’a göre bu çatışma, hayatımızın ikinci bölümü için gereklidir.
ARAFTAKİ ÜÇ HATA
Arafta kaldığımız bu dönemde düştüğümüz birinci hata, izole bir şekilde iyileşebileceğimize inanmaktan kaynaklanır. Kişisel gelişim kitaplarından veya TED videolarından çare ararız.
“Kendine yardım” kitapları nadiren işe yarar, çünkü sevilmek, sayılmak, onaylanmak gibi temel ihtiyaçlarımızın çoğunu dışarıdan sağlarız. Diğer insanlara ve topluluklara ihtiyacımız olduğu gerçeğini kabul etmeliyiz.
Ama bu, herkesi kabul edeceğimiz anlamına gelmez.
Bir eleme süreci başlar: Parçası olduğumuz ilişkiler ya potansiyelimize erişmemize destek oluyordur ya da bizi ketliyordur.
Bireysel veya kurumsal olsun, gelişmemizi ketleyen ilişkilerden elimizden geldiğince kurtulmalı ve kendimizi geliştirebileceğimiz alanları çoğaltmalıyız.
Ancak önce kendi çekirdeğimiz hakkında daha çok bilgi toplamamız gerekiyor. Çünkü ancak kendimizi dürüstçe inceleyerek nasıl iyi, mutlu, üretken olabileceğimizi, özsaygımızı geliştirebileceğimizi ve yeteneklerimizi en iyi şekilde kullanabileceğimizi öğrenebiliriz.
İkinci hata sabırsızlığımız.
Maslow’a göre kişinin kendini gerçekleştirme serüveni uzun bir süreç; üstelik her zaman ileriye doğru gitmeyiz, ara sıra durmalı, hatta geri adım atmalıyız.
Bunun için savunma ve gelişim silahlarımızı tanımamız gerektiğini söyler Maslow. Savunmada kaldığımız zamanlar “güvende hissetmek için hangi yolu seçmeliyim?” sorusunu, gelişmek istediğimizde ise “kendimi daha bütün hissetmek için neleri seçmeliyim?” sorusunu sorarız.
İkinci soruyu ne kadar sık sorarsak, o kadar ilerleriz.
Üçüncü hata “belirtisizlik” isteğimiz.
Kızınca, sinirlenince, öfkelenince kendimizi hasta hissederiz. Çünkü toplumsal bazda bunlar denetlenemeyen duygulardır, bu nedenle istenmezler. Uyum sağlayamadığımızı düşündüğümüz için ayrıksılığın hüznünü duyarız.
Oysa “Neye uyum sağlamak?” diye sorar Maslow “kokuşmuş bir kültüre mi?”
“Size kötü davranan ebeveynlere, siyasetçilere, müdürlere mi?”
Hastalığın, belirtilerin var olması değil var olmaması olduğunu söyler. Tam anlamıyla insan olan bir kişinin haksızlıklar karşısında çatışma, azap, depresyon, öfke yaşamaması mümkün müdür?
Önemli olanın, bu duyguların yöneldiği hedefler olduğunu açıklayan Maslow, şöyle der:
“Gelişim ve kendini gerçekleştirme acı, üzüntü, keder ve kargaşa olmadan olmaz. Kendimizi acı ve üzüntüden sürekli olarak korumaya çalışmaktan kaçınmalıyız.”
Sonuç olarak önümüze bir plan sunar Maslow:
İç dünyamıza dürüstçe bakmalı, derinlerimizden daha çok bilgi toplamalıyız. Bu bilgiler eşliğinde kendimizi gerçekleştirebileceğimiz çevreyi oluşturmak için çabalamalıyız. Bizi ketleyen ilişkilerden kurtulmalı, kendimizi dürüstçe ifade edebileceğimiz yeni ilişkilere alan açmalıyız. Bu serüvenin uzun bir süreç olduğunu, bazen geri adım atmamız gerektiğini kabul etmeliyiz.
Ve en önemlisi, çevremizde haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizlik yaşanırken, sinirlenmemenin, kızmamanın, öfkelenmemenin insanlık dışı olduğunu unutmamalıyız.







Yorumlar