Neden motive olamıyorum? / Entelektüel hazzı derinleştirmek mümkün mü?
- 18 Tem
- 4 dakikada okunur
Şair Louise Glück, Yuvaya Dönüş adlı şiirini şu cümleyle noktalar:
“Dünyaya bir kez çocukken bakarız, gerisi hatıradır.”
Oprah Winfrey’in Bruce Perry ile travma konusundaki mülakatlarını derlediği “What Happenned to You?” adlı kitabında bir cümleyle karşılaşınca aklıma bu şiir geldi.
“Benim işleyen dünya modelime göre diğer insanlara kaba bakışlar atan adamlar kötüdür ama çevresinde sadece sevgi görmüş küçük bir kız çocuğu için, bu adam bile iyi görünebilir.”
"Benim işleyen dünya modelime göre..."
Dünyaya bir kez çocukken bakarız. Sonra her birimizin beyninde apayrı bir dünya modeli oluşur.
Her birimizin dünyasında kızgın bakışlı adamlar başka anlama gelir, mavi deniz başka; şeftali aroması başka anlama gelir, naftalin kokusu başka; T harfi başka anlama gelir, hayal kırıklığıyla öne eğilmiş bir anne başı bambaşka...
Brene Brown, deneyimlerimizle inşa ettiğimiz böylesine bir dünyada yapabileceğimiz en cesur eylemin kendi hikayemizi sahiplenmek olduğunu söyler. Ancak bunu yaparken kendimizi sevmeyi de başarabilmeliyiz.
Peki ya hikayemiz sevilemeyecek kadar çirkinse?
Alfred Adler’e göre insanları en iyi tanıyanlar, üniversitede bu işin eğitimini almış psikologlar veya profesörler değildir.
İnsanları en iyi “pişman günahkarlar” tanır.
“Harcadığı çabayla bataklıktan kendini kurtaran, tüm zorlukları geride bırakıp yüksek düzeye ulaşan kişiler.”
Hikayemiz bize ne kadar çirkin gelirse gelsin, bilgiyi sevgiyle birleştirdiğimizde, utanç ve pişmanlık kaçacak delik arar.
İyi haftalar.
Not: Şiirin tamamını burada okuyabilirsin.
ENTELEKTÜEL HAZZI ARTIRMAK
Okuduğum filozoflardan anladığım kadarıyla iyi yaşamanın formulü pek gizemli değil: hazzı artırın, acıdan kaçının.
Sorun hem haz hem de acı veren seçimlerde çıkıyor. Bu nedenle filozoflar daha güvenli hazlara yönelmemizi istiyor: Entelektüel haz gibi.
Bize haz veren sanat eserlerinden daha derinden zevk almamız mümkün mü?
Resim sanatından pek etkilenmezdim. Yani, görür görmez etkilendiğim tablolar olurdu ama nadirdi. Örneğin Mona Lisa’nın gülümsemesi hiçbir anlam ifade etmezdi. Bu kadar ünlü olmasaydı ve onu evde bulsaydım, muhtemelen kaldırıp yerine Nickelbeck posteri asardım, ki Nickelbeck dünyanın en kötü grubudur.
Derken bir gün Simon Schama’nın “Sanatın Gücü” belgeseliyle karşılaştım. Sekiz bölümlük belgeselin altı bölümünü bulup izledim. Her bölümde başka bir sanatçının hikayesini paylaşıyordu: Caravaggio, Bernini, Rembrandt…
Özellikle Caravaggio bölümünden nasıl etkilendiğimi hatırlıyorum. Günlerimi onun eserlerini inceleyerek geçirdim. “Doubting Thomas” hala en sevdiğim tablodur.
Edindiğim bilgiler sayesinde kayıtsız olduğum bir konudan haz duymaya başladım. Devamı geldi: Gombrich’in “Sanatın Öyküsü,” Bedrettin Cömert’in “Mitoloji ve İkonografi” vs vs. derken yeni bilgiler, yeni perspektifleri, yeni perspektifler ise daha derin zevki getirdi.
Düşününce birçok konuda cehaletin mutluluk getirmediğini, hatta tam tersi olduğunu gördüm. Örneğin Formula 1’den muazzam haz alan arkadaşlarım, bu hazzı sadece yarışın kendisinden değil; bildiklerinden dolayı alıyor: Araba mekaniğine, dizaynına, pilotların rekabetine, markaların hikayelerine ne kadar hakimlerse o kadar zevk alıyorlar. Çünkü bir noktadan değil, onlarca noktadan tutunuyorlar bu zevk kaynağına.
Geçen gün Better Call Saul’u üçüncü kez izlerken bir kez daha fark ettim bunu. Truby'nin "Senaryo Anatomisi"ni okuduğumdan beri sevdiğim dizileri her izleyişimde başka bir noktaya odaklanıyorum. İlkinde hikayeydi bu, ikincisinde karakterin gelişimiydi, üçüncüsünde daha çok sembollere ve hikayenin nasıl bu kadar basit ve muazzam anlatıldığına şaşırdım.
Senaryo, oyunculuk, yönetmenlik gibi konularda benden çok çok daha bilgili insanların nasıl derinden haz duyduklarını düşünüp imrendim.
Elbette daha iyi yaşamak istiyoruz ama bazı acılardan kaçınamıyoruz. Yine de gündelik hayatımızda gördüklerimiz, okuduklarımız, dinlediklerimiz ve izlediklerimiz hakkında derinlere indikçe daha iyi bir yaşama doğru yol alabiliriz.
Not: Genel eserlerle ilgili daha ayrıntılı bir listeyi “sizden gelenler” kısmında sunacağım.
İLHAM GELMEDİĞİNDE
Eski Twitter günlerinden beri hayranlıkla takip ettiğim Strange Planet’in yaratıcısı Nathan Pyle, geçenlerde “yaratıcı tutukluk” hakkında eski bir çizimini paylaştı. Biraz katarak çevirmek istedim:
Çoğu zaman sanki yaratıcılığım canlıymış gibi geliyor: Kocaman, mutlu bir arkadaş gibi beni yerden kaldırıyor ve bir şeyler yaratmamı sağlıyor.
Ancak son zamanlarda ilhamsız, gergin bir dönemden geçiyorum.
Yaratıcılığımı arıyorum ama sanırım dostum gitti…
Dürüst olmak gerekirse; tek iyi yapabildiğim yeteneğimi unutmuşum gibi hissediyorum. Önümdeki beyaz sayfa – ki eskiden beni heyecanlandırırdı – artık strese boğuyor beni.
Daha da kötüsü; o kocaman, mutlu arkadaşımın yerine başka ziyaretçilerim geldi: Korkularım.
Bir korkuyla savaşırken diğeri peydahlanıyor, yaratma kabiliyetim güçlenmek yerine azalıyor.
Yani birini hallediyorum, diğeri geliyor arkamdan: benim için gurur verici yeni eserimin başka kimseye anlamlı gelmemesinden korkuyorum mesela.
Yaratmak yerine zamanımın çoğunu bu korkularla boğuşarak harcıyormuşum gibi hissediyorum.
Ve yine de, bu boğuşmanın aylardan beri bana ne yaptığına baktığımda, yeni bir şey görmeye başlıyorum.
Çaresizliğimle olan savaşımın bana yeni fikirler getirdiğini anlıyorum. Bu savaşı anlatmak bile öyküye dönüşüyor. Üstelik hemen şimdi, şu anda anlatabileceğim bir öyküye.
Eğer bugün ilham perileri üstünüzde dolaşmıyorsa da cesaretlenin. Yaratıcılığın mutlu yanları gelir ve gider. Ama öykünüz –hangi bölümde olursanız olsun- her zaman anlatmaya değerdir.
Yaratıcılar, yaratmaya devam edin.
İçeriğin orijinalini görmek için tıklayabilirsin.
BEDEN DİLİMİZ BİZE İHANET ETTİĞİNDE
Yeğenim Zeyna’yı okşarken kuyruğunu sallamasını izliyorum. Duyduğu memnuniyeti kuyruğunun ritminden anlayabiliyorum. Duygularımı gösteren bir kuyruğum olsun ister miydim? Sanmıyorum.
İnsan ilişkileri bilinçli yanlış yönlendirmelerle doludur ve toplumumuz bu sayede ayakta kalır. Sevmediğimiz bir insanın yüzüne gülümsememiz gerekebilir, berbat bir fikir olduğu çok açık bir cümleye “aynen öyle” diye cevaplarken ses tonumuza canlılık katmamız gerekebilir.
Peki ya beden dillimiz ve jestlerimiz amacımıza ihanet ediyorsa?
Yale Üniversitesi’nden Lucylle Armentano’nun yeni sunduğu tezde bununla ilgili bir deney yer alıyor.
Deneyde öğrencinin biri, tanımadığı kişilerden yardım istiyor. Bunu bazen gergin bir şekilde konuşarak, bazen konuşmadan ama gergin jestlerle yapıyor. Bazen her ikisini de yapıyor.
Deneye göre daha az konuştuğumuz, daha çok hareket ettiğimiz durumlarda insanlar yardım etmeye daha meyilli oluyor.
Yani insanlar sözlerimizden çok beden dilimize inanıyorlar.
Peki beden dilimiz her zaman duygu ve düşüncelerimizle uyumlu mu?
Örneğin birini aktif bir şekilde dinlediğimizi göstermek istiyorsak sadece ona bakmamız yetmez, bedenimizi de ona çevirmemiz gerekir. Oysa ben, can kulağıyla dinliyor olsam bile genelde göz teması kurmam ve yeğenim Zeyna gibi uzaktaki bir boşluğa bakarım.. Karşımdaki derdini anlatırken Jon Bon Jovi'nin saçını düşünüyormuşum gibi.
Yani yanlış sinyal veriyorum.
İletişimde genellikle güzel konuşmaya odaklanıyoruz ama asıl mesajı jestlerimiz ve beden dilimiz veriyor.







Yorumlar