top of page

Haftalık Psikoloji Bülteni'ne üye ol

Teşekkürler.

HUZURSUZ EMOŞ.jpg

Ne söyledin, ne anladı?

  • 18 Tem
  • 2 dakikada okunur

2004 ABD başkanlık seçimleri öncesi anketlerde Bush öndedir. Demokratlar, yanlış politikalarına rağmen halkın ona destek vermesine şaşırır. Yıllardır Bush ile çalışmış iletişim danışmanı Frank Luntz’u toplantıya çağırırlar.


Toplantıda Hollywood yapımcılarından siyasilere kadar Bush’a karşı pek çok kişi yer alır. Luntz, muhaliflerin iletişimdeki hatasını tek cümlede özetler:


“Söylemlerinize çok güveniyorsunuz ama önemli olan ne söylediğiniz değil, karşınızdakinin ne duyduğudur.”



Luntz, dünyanın en güzel mesajına sahip olsak bile karşımızdakinin bu mesajı kendi duyguları, önyargıları, peşin hükümleri ve halihazırdaki inançlarıyla değerlendireceğini söyler.


“Sözleriniz ne kadar dürüst, mantıklı, gerçek olursa olsun,” der Luntz, “karşınızdaki insanın sözleri nasıl algıladığı onun için çok daha gerçektir!”


Kelimeler dudaklarımızdan çıktıktan sonra artık bize ait olmazlar.


Sadece kendi düşüncelerimiz üzerinde tekelimiz vardır. Dolayısıyla konuşmak bir fetih değil, karşı tarafın gerçeklerine yönelik bir teslimiyettir.



Hepimiz söylenenleri geçmişimizin şekillendirdiği bir mercekten yorumlarız. Marshall Rosenberg’in dediği gibi:


“Eşim ona verdiğim sevgiden fazlasını istiyorsa 'sevgiye muhtaç’ ve ‘bağımlı’dır. Eğer ben daha fazlasını istiyorsam; o, ‘ilgisiz’ ve ‘duyarsız’ olur.”


“Eğer meslektaşım ayrıntıları benden çok önemsiyorsa ‘fazla seçici’ ve ‘mükemmeliyetçidir.’ Eğer ben daha fazla önemsiyorsam; o, ‘dikkatsiz’ ve ‘dağınık’ olur.”


Herkes kendi gerçekliğine bağlı kalırsa iletişim imkansız olur. Çünkü iki monolog bir diyalog etmez.


Yanlış anlaşılan iyi niyetli mesajlar


İlişkideki en önemli sorun isteklerimizi talep olarak göstermekten kaynaklanır. Talep, karşımızdaki insanda bir tehdit hissi yaratır; çünkü uygun davranmazsa suçlanacağını düşünebilir.


Otoriter ebeveynler tarafından yetiştirilmiş ve sık sık engellendiğini hissetmiş kişi, istek ve talep arasındaki farkı anlamakta zorlanabilir.


Rosenberg, “rica dilini” kullanmamızı tavsiye eder.


Ancak unutmamalıyız ki rica ile talep arasındaki farklardan biri, reddedildiğimizde verdiğimiz tepkidir.



Bağlanma sistemimiz de yanlış anlaşılmaların önemli bir kaynağıdır. Birbirini seven iki kişinin yakınlık ihtiyaçları tamamen zıt olabilir.


Bir tartışma esnasında kaygılı partnerin detaylı konuşma talebi, duygularını sönümlendirmek için alana ihtiyaç duyan kaçıngan partnere “boğulma, müdahale ve kapana sıkışmışlık” hissi verebilir.


Kaçıngan partnerin mesafe beklentisi ise, kaygılı partner tarafından 'benimle ilgilenmiyor, beni umursamıyor' şeklinde algılanabilir.


Partnerimizi suçlamak yerine, kendi ihtiyaçlarımızı açıkladığımızda orta noktada buluşma ihtimalimiz artar.



Elbert Hubbard, sessizliğimizi anlamayanın sözlerimizi de anlamayacağını iddia eder. İlişki içinde sessizliğe verdiğimiz anlam farklı olabilir.


Çocukluğu duygusal istismarla geçmiş, duyguları yok sayılmış, sık sık eleştirilmiş bir kişi konuşmadan önce uzun süre düşünmesi gerektiğini öğrenir. Yetişkinliğinde de duygu ve düşüncelerini paylaşmakta zorlanabilir.


Bu tür bir sessizlik diğer taraf için ‘önemsenmeme, ciddiye alınmama, içten davranılmama’ olarak algılanabilir ve dayanılmaz bir hale gelebilir.


Her birimiz, karşımızdaki için “sessizliğin” ne anlama geldiğini doğru anlamalıyız.



Eleştiriler de mayın tarlasında gezmeye benzer. Norman Vincent Peale’in dediği gibi, pek çoğumuz eleştirilerle kurtulmaktansa, övgülerle boğulmayı tercih ederiz.


Partnerimizin daha iyi olması için paylaştığımız fikirler, kendini ne kadar güvende hissettiğine göre farklı şekillerde yorumlanabilir.


Bazen kendimizi o kadar yetersiz hissederiz ki, ufacık bir damla eleştiri bile bütün bardağı taşırabilir.


En iyi niyetli tavsiyelerimiz, “beni sürekli yargılıyorsun,” hiçbir şeyimi beğenmiyorsun” gibi cümlelerle karşılaşabilir.



Kendi gerçekliğimizden çıkıp karşımızdakinin hikayesine, duygularına ve ihtiyaçlarına odaklanığımızda sözlerimizin eleştiri veya yargılama olarak hissedilmesinin önüne geçeriz.


Yine de bazen, sözcükler ters tepebilir; hak etmediğimiz suçlamalar duyabiliriz.


Rosenberg üzülmememizi söyler: Gözümüzü korkutmasına izin verdiğimiz tüm o mesajların ardında, bize esenliklerine katkıda bulunma çağrısı yapan, ihtiyaçları karşılanmamış biri vardır.


Yeter ki onu kendi gerçekliğiyle görmesini bilelim.



Kaynaklar:

Frank Luntz - Words That Work

Marshall Rosenberg - Şiddetsiz İletişim

Amir Levine, Rachel Heller - Bağlanma

Yorumlar


30.000 üyeli haftalık Huzursuz Bülten'e ücretsiz abone olabilirsin:

Teşekkürler.

HUZURSUZ BEYİN

  • Instagram
  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
bottom of page