Mutluluk: kendinde olanı isteyebilmek
- 18 Tem
- 3 dakikada okunur
Kıskanç bir adamın karşısına bir melek çıkar ve tek dilek hakkının olduğunu söyler, fakat ne isterse komşusu iki katını alacaktır. Adam biraz düşünür ve bir gözünün oyulmasını diler.
...
Bertrand Russell, Mutlu Olma Sanatı’nda çekememezlik duygusunun kişilik özelliklerimizin en berbatı olduğunu yazar; çünkü sadece kötülük yapmamıza neden olmaz, bizi mutsuz da kılar.
“Güneşli bir gün, mevsim bahar, kuşlar cıvıl cıvıl ve ağaçlar tepeden tırnağa çiçek açmış… ama duyduğuma göre Sicilya’da bahar bundan daha güzelmiş, kuşlar daha tatlı ötermiş ve Sharon gülleri benim bahçemdeki güllerden daha güzelmiş.”
“İşte böyle düşündüğünüz an,” der yazar, “güneşiniz soluklaşır, kuşların neşeli cıvıltısı tatsız cırlamalara dönüşür ve çiçekler bakılmaya değmez olur.”
Kazandığınız para size yeterken, size benzer birinin iki kat para kazandığını duyduğunuzda cebinizdeki para haz vermez olur.
Para değişmez. Değeri değişir.
Karşılaştırmaya kalktığımızda her zaman bizden daha iyileri vardır. Gerçekte yoksa bile zihnimizde yaratırız:
“Şaşalı olmak istiyorsanız Napolyon’a imrenebilirsiniz,” der Russell; “ama o da Sezar’a imreniyordu. Sezar, İskender’i kıskanıyordu, İskender de hiçbir zaman var olmamış Herkül’le rekabet ediyordu.”
Başkalarının sahip olduklarıyla kıyasladıkça, elimizdekinin değeri azalır. Oysa en çok kıskanılacak şey, mutluluktur.
...
Tam yürüyüşe çıkacağım, eşim sesleniyor: “ben nasıl mutlu olacağım?”
Daha yeni öğrendiğim stoik sözü söylüyorum: “halihazırda sahip olduğun şeyleri isteyerek…”
“Sahip olduğumuz şeyi neden isteyelim ki” diyor.
İşte onu kaybettiğimizde anlıyoruz, diyorum.
Ve birkaç gün öncesine dönüyorum…
BİRKAÇ GÜN ÖNCE...
Bugüne dek okuduklarım arasında en etkileyici bulduğum roman kahramanı Raistlin Majere idi.
Zayıf ve çelimsizdi; altın rengi, çürük cildi ve sağlıksız beyaz saçları vardı. İri yarı kardeşinin yardımı olmadan zar zor yürüyen adam aslında gençti, fakat güçlü bir büyücü olabilmek için kan dondurucu sınavlardan geçmişti.
Bu sınavlar ondan fiziksel gücünü almakla kalmamış, ona bir de lanet vermişti: göz bebekleri kum saatine dönüşmüştü; baktığı her şeyin önceki, şimdiki ve çürümüş halini görüyordu.
Hazreti Muhammed’in “Benim bildiklerimi bilseniz daha az güler, daha çok ağlardınız” sözünün vücut bulmuş haliydi. Sürekli bıkkın, kırıcı ve alaycıydı. Her şeyi ölümlü haliyle görmek onu kanıksanmış bir melankoliye teslim etmişti.
...
Spordan çıktık, ferahlamam gerekirken üstümde gerginlik var. Arabanın penceresini açıyorum, hava sakinleştirir belki diye. Bir şeyler söylüyor, kısa kısa yanıt veriyorum. Böyle durumlarda sıkıntı basar beni. Hava da pek etki etmiyor. Oysa güneşli bir gün, mevsim bahar, kuşlar cıvıl cıvıl ve ağaçlar tepeden tırnağa çiçek açmış. Benim suratsızlığıma aldırış etmeden, gülümseyerek konuşmaya devam ediyor.
Markette duruyoruz. Tavşan gibi sekerek giriyor içeri. Ben arabada bekliyorum. Hemen geri geliyor, yine sekerek, gülümseye gülümseye; kredi kartını unutmuş. Ben olsam oflayıp puflardım. Enerjisine şaşırıyorum. Hep şaşırırım zaten. Yine giriyor markete. Günün ilk gülümsemesi yerleşiyor yüzüme.
Bir an için gerçeklik algım kayboluyor; her şey tek renge, tuhaf bir sarıya dönüşüyor. Sanki başka bir dünyadan izliyorum onu. Sanki ölmüşüm, hayalet gibiyim ve onunla etkileşime girmem imkansız. Sadece izlememe izin var. Bağırsam duyamayacak, dokunsam anlayamayacak gibi. Büyük bir hüzünle izliyorum onu.
Bu durum birkaç saniye sürüyor ama çarpıyor beni. O, kendince market kapısının girişindeki kuruyemişler arasında seçim yapmaya çalışırken, ölecek olsaydım en çok bugünleri özleyeceğimi fark ediyorum.
En mutlu olduğum, en coşkulu olduğum, en başarılı hissettiğim günleri değil.
Bu, değerini anlayamadığım, oflayıp puflayarak geçirdiğim, sıradan günleri.
KARŞILAŞTIRMAK İÇİMİZE İŞLEMİŞ
Homo sapiens olarak yalnızca elimizdekileri bakarak mutlu olmamız güç. Durumumuzu diğerleriyle karşılaştırarak statümüzü kontrol etmeye programlıyız. Üstelik çevremizde yirmi – otuz kişi yok. Milyonlarca insan var.
Peki neden? Çünkü evrim mutluluğumuzu değil hayatta kalmamızı önemsiyor. Grubumuzdan birisi çok güçlenirse, elimizdeki her şey üzerinde hak iddia edebilir. Onu korkutmak için biz, daha güçsüzler, birlik olmalıyız. Bu birlikteliği sağlamamız için duygularımızın ortak olması lazım. Haset ve kıskançlık bu işe yarıyor. Örneklere bakalım:
Afrika’daki Kalahari Çölü'nde yaşayan Buşmanlar kabilesine mensup bir avcı, öldürdüğü kocaman av hakkında böbürlenirse, diğer avcılar “ava hakaret” adında bir ritüele başvurur; hep beraber gidip onunla alay eder: “bu acınası et parçasını taşımak için sana yardım edelim diye mi bu kadar konuşuyorsun, ne bu, tavşan filan mı?”
Baruya kabilesi biraz daha ileri gider; bir lider fazla güçlenirse onu düşman kabileye teslim ederler. (manalı gülümsemeler)
Psikolog Peter Blake ve Katherine McAuliffe’nin deneyinde çocukların önüne şekerler paylaştırılır. Çocuklar ya kabul edip, elindeki şekeri alır, ya da hem kendisinin hem de karşısındakinin tabağını boşaltır. Kendilerine daha fazla şeker gelen çocuklar genellikle tabaklarını boşaltmaz. Fakat karşısındaki çocuğa daha fazla şeker gelirse, iki tabağı da boşaltır. Karşısındaki kişinin kendisinden daha fazla almasındansa hiçbir şey almamayı tercih ederler.
Köpeklerde de durum farklı değil; güzel bir numara yaptı diye ödüllendirilen köpeklerden çoğu, yanındaki köpek kendisinden fazla alınca sinirlenir. Hatta bazıları kendi ödülünü almayı reddeder. "Hiç yoktan iyidir," demez yani.
İşte elimizdekinin değerini çevremizdekilere bakarak karar vermemiz bu kadar yerleşik bir duygu. Arkadaşlarımızın, hatta aile fertlerimizin bizi çok aşan başarılarına sevinirken bir yandan da gizli bir korku duymamız boşuna değil.
Nietzsche’nin yazdığı ve burada sık sık tekrarladığımız gibi:
İnsan, aşılması gereken bir varlıktır.







Yorumlar