Kurtuluş yok tek başına




Kendini gerçekleştirme ihtiyacı, Abraham Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinin en tepe noktasında bulunur. Diğer küçük ölçekli ihtiyaçları karşılanmış bireylerin genel olarak dünyaya ve hayata daha geniş bir bakış açısıyla baktığı ve daha büyük sorulara cevaplar aradığı safha olarak bilinir bu. "Hayatın bana göre anlamı nedir?" diye sorar kişi ve bulduğu cevaba uygun yaşamaya çalışır:


Mutlu olmak mı, başkalarının hayatlarına daha fazla iz bırakmak mı, bir dine, inanca veya ideolojiye mümkün olduğunca daha bağlı yaşamak mı?


İçinde bulunduğumuz kültürün bireyci mi yoksa toplulukçu mu olduğu, hayatın anlamına dair verdiğimiz cevabı da etkiler.


Kabaca özetlemek gerekirse, bireyci kültürlerde farklı olmak, hakkını savunmak, uzmanlaşmak gibi özellikler yüceltilirken, toplulukçu kültürlerin mentalitesinde sürüden ayrılanı kurtlar yer. Bireyci kültürlerde eleştirel olmak önemli bir değer olarak görülürken, toplulukçu kültürlerde eleştirel olmak uygun bir nitelik sayılmaz.


Bizim kültürümüzde ayağa kalmak, eleştirmek, hakkını aramak pek arzulanan özellikler değildir örneğin.


Ama küreselleşmiş dünyada yaşadığımız için daha çok bireyci kültürlerin eserleriyle karşılaşıyoruz. Bu kültürlerin filmlerini, dizilerini izliyor, kitaplarını okuyoruz. Yine de onların “eleştirel düşünmekle” değil, “tek başına ayakta kalabilmekle ilgili” fikirlerine ilgili gösteriyoruz.


Milyonlarca satan kişisel gelişim kitapları çevremizdeki felaketlere ve adaletsizliklere rağmen -onları değiştirme çabası gütmeden-, uygun düşünme kalıplarıyla nasıl iç huzuru bulabileceğimizi anlatıyor.


Ama yine de ne mutlu olabiliyoruz, ne de içsel huzurun kenarına ulaşabiliyoruz. Anlam eksikliği sarıyor zihnimizi.


Çünkü bizler içsel adalet mekanizmaları ve mutluluk anlayışları binlerce yıl evvelki küçük gruplarda gelişmiş canlılarız. Mutluluğun ve huzurun kaynağı olarak ne kadar kendi içimize dönersek dönelim, günün sonunda fark ettiğimiz, kendi çevremiz tarafından sevilme ve saygı duyulma isteği ve onlar tarafından itilme ve reddedilme korkusu oluyor.


Bazen, kendi içimize gömülmekten, bireysel savaşlar vermekten ziyade, hayatı daha anlamlı kılmanın bulunduğumuz ortamı güzelleştirmekten, zenginleştirmekten ve adilleştirmekten geçtiğini fark edebiliyoruz.


Hatta bazen, bu bencil dünyada, bu tek başına kurtulmanın ve eylemsizliğin yüceltildiği çağda, çamurda açmaya çabalayan bir çiçek olmak yerine, çevremizi yeşertmek ve özgürleştirmek için hayatlarımızı tehlikeye atabiliyoruz.


Hayatımın en anlamlı olayı,


Gezi’nin yıl dönümü kutlu olsun.




Alıntılar: Glenn Geher - The Case Against Self-Actualization