Kitap incelemesi: Günler aylar yıllar - Yan Lianke




“Ağlama, dedi ihtiyar, öldükten sonra eğer bir sonraki hayatımda bir hayvan olarak yeniden doğarsam, sen olarak doğmak isterim, eğer sen de bir insan olarak yeniden doğacak olursan, benim oğlum olarak doğabilirsin, böylece birlikte yaşamaya devam edebiliriz.”


Kuraklığın saldırdığı boşaltılmış bir köyde, yoğun güneş ışınlarının altında, kör köpeğiyle tek başına kalmış yetmiş iki yaşındaki ihtiyarın bu sözlerinin ağırlığını hissetmek için bir mısır fidesini yeşertmek amacıyla yaşadığı bin bir mücadeleye tanık olmak gerekiyor.


Lianke'nin bu sarsıcı hikayesinin ilk sayfalarında ihtiyar, “diğer köylülerle gidersem üç gün dayanamam ölürüm" diyor. Oysa zaman ilerledikçe kahramanın ne kadar dayanıklı olduğunu fark ediyoruz.


Ve birçok şey okuyucuya kalıyor; ihtiyar evlenmiş midir, çocukları, torunları var mıdır, bilmiyoruz. Belki mısır tohumlarını gelecek kuşağa bırakabilmek için doğanın belirsizliğine karşı verdiği saplantılı mücadele, kendi genlerini bırakamamış olmanın pişmanlığının örtük bir dışavurumu. Belki de, pandemi sürecindeki ihtiyarlar gibi, onlarca yılık alışkanlığından kopamıyor.


Ama görüyoruz ki yalnızlık, köy boşaltılmadan önce de vardı onun için. Bir sahnede köpeğine geçmişte kaç dişi köpekle birlikte olduğunu soruyor ihtiyar. Köpek boş boş bakıyor ona. İhtiyar zorluyor, "doğruyu söyle, burada bizden başka kimse yok gecenin sessizliğinde." Sonra devam ediyor:


"Gençlik ne güzel şey, vücudunda derman, geceleri yatağında kadının olur. Kadın eğer zekiyse, tarladan eve döndüğünde su getirir sana, yüzün terliyse bir yelpaze uzatır, kar yağdığında yatağını ısıtır. Böyle bir hayatın tanrıların ve ölümsüzlerin hayatından farkı mı var?"


Belki de bu sıradan hayatı bile yaşamamış olmanın hüznüyle ekliyor:


“İnsan bu dünyaya böyle bir hayat sürmeye gelmedi mi zaten? Ama kocayınca öyle olmuyor; kocayınca bir ağaç, bir tutam ot ya da torun torba için yaşamaya başlıyorsun. Yaşamak ölmekten yeğdir yine.”


Kitabın arka kapağındaki bir tanım çok iyi anlatıyor bu mücadeleyi: varoluş inadı. Ama bu inat fiziksel ölüme karşı değil; dünyaya bir iz bırakarak ölümden sonra da varolabilmek için aynı zamanda.


Birkaç saatte biten bu gerçekçi ve akıcı hikaye, güneş ışınlarının insan saçında yaydığı koku, yalnızlıkla ilgili en nadide betimlemeler ve benzersiz benzetmelerle capcanlı bir okuma deneyimi sunuyor.


Öyle ki, Lianke sözünü bitirdiğinde, bu hikayedeki doğanın belirsizliği, zamanın ölçülmezliği, canlıların öngörülebilir vahşiliği ve umudun en çorak noktada bile fedakarlıklarla yeşertilebilmesi gibi büyük temaların bu kadar az cümleyle anlatılabilmesinin şaşkınlığıyla buluyoruz kendimizi.


Jaguar kitaptan, Erdem Kurtuldu çevirisiyle çıkan bu hikayeyi herkese öneririm.