Kendimize anlattığımız hikayeler ve yargılayıcı iç ses
- 18 Tem
- 2 dakikada okunur
Eda, seansına her zamanki gibi erken geldi ve aynı şeyi söyledi: “İçeride kimse olmamasına rağmen beni burada bekletiyorsun, bundan nefret ediyorum.” “Tam vaktinde başladığımızı biliyorsun değil mi?” diye sordu terapisti. Eda başını salladı ve hafta boyunca onu hayal kırıklığına uğratan insanları sıraladı. Terapisti de listedeydi.
Ebeveynleri, o henüz on yaşındayken boşanmıştı. İki kardeşi annesinde, o ise babasında kalmıştı. “Kimse umursamadı ne düşündüğümü” diyor,
“On yaşındaki bir kızın annesine ihtiyaç duyduğunu bilmiyorlar mıydı?”
Eda, o güne dek kendisine anlattığı hikayede umursanmadığına inanmıştı. Ancak seanslardan sonra başka bir yanıt olabileceğini fark etti: “Anlıyorum ki, umursamaz değillerdi. Sadece neye ihtiyacım olduğunu anlayamayacak kadar cahillerdi.”
Birkaç hafta sonra terapisti kapıyı açtığında bu sefer gülümsüyordu:
“Artık yeni bir hikayem var. ”
HİKAYESİZ ADAM
Psikolog Stephen Mitchell, hikayelerimiz ne kadar olumsuz olursa olsun, hiç hikayemiz olmamasından daha iyidir, der. Oliver Sacks, hiçbir şeyi birkaç saniyeden fazla hatırlayamayan hastası Bay Thompson’dan bahsederken bu konuya değinir:
“Hepimizin, sürekliliği ve anlamıyla hayatımızı oluşturan içsel bir anlatısı vardır. Aynı zamanda bu hikâyeler bizim kimliklerimizdir.”
Biyolojik ve fizyolojik olarak birbirimizden pek farkımız olmadığını söyler Sacks, ama kimliğimizi oluşturan hikayeler açısından apayrı kişileriz. Hikayemiz, bizi farklı kılar.
Oliver Sacks, “içsel konuşmalarımız” da buna dahildir, der ve ekler: “Kendimiz olabilmek için, kendimize ve hayat hikayelerimize sahip çıkmalı -gerektiğinde de- elden çıkarmalıyız. Kişinin, kimliğini ve benliğini koruyabilmesi için, süreklilik gösteren içsel bir hikâyeye ihtiyacı vardır.”
İçsel hikayemiz kimliğimizi oluşturur. En çok bu nedenle, iç sesimizin her fısıltısına inanmamalı, onu bilgelikle ehlileştirmeliyiz.
Not: Geçtiğimiz hafta Sociabrand için yazdığım "Adımı biliyorsun, hikayemi değil" başlıklı yazıda bu konuya değinmiştim. Okumanı tavsiye ederim
SESSİZLİKTEN SESE
Maya Angelou, annesinin erkek arkadaşı tarafından tecavüze uğradığında sekiz yaşındaydı. Tecavüzcü adam, dayıları tarafından öldürüldüğünde o kadar suçlu hissetti ki beş sene boyunca konuşmadı. Çünkü “onun sesi” yüzünden öldürülmüştü adam. Başkaları da ölebilirdi. İç sesiyle yaşadı.
Ta ki öğretmeni, Bertha Flowers, onu büyük yazarlarla tanıştırana dek. Poe, Dickens, Shakespeare, Frances Harper okudu. “Sözlere dökmediğin sürece şiir seviyorum diyemezsin” diye ses çıkarması için ateşledi onu öğretmeni.
Okudukça kendi sesini buldu Maya Angelou. Öyle ki, hem büyük bir sivil hareketin sözcüsü, hem de dünyaca ünlü bir yazar oldu.
“İçindeki anlatılmamış hikayeye katlanmaktan daha büyük bir ızdırap yoktur” diye yazmıştı Angelou. “Evet,” diye yanıtladı onu Matt Haig, “Sessizlik acı verir. Ama çıkış kapısı olan bir acıdır bu. Konuşamadığınız zaman yazabilirsiniz. Yazamadığınız zaman okuyabilirsiniz. Okuyamadığınız zaman dinleyebilirsiniz. Sözcükler tohum gibidir.”
“Dil bizi hayata döndürür.”
DEĞERSİZ HİSSETTİREN İÇ SESLER
Eğer yirmi kilo verebilirsem, sevilmeye değerim.
Eğer hamile kalabilirsem, sevilmeye değerim.
Eğer ayık kalabilirsem, sevilmeye değerim.
Eğer iyi bir ebeveyn olduğum düşünülürse, sevilmeye değerim.
Eğer yazdıklarım çok okunursa, sevilmeye değerim.
Eğer evliliğimi yürütebilirsem, sevilmeye değerim.
Eğer sevgilim olursa, sevilmeye değerim
Eğer ebeveynlerim beni onaylarsa, sevilmeye değerim.
Eğer beni yeniden ararsa, sevilmeye değerim.
Brene Brown’ın bu “şarta bağlanmış özdeğerler” listesi, sadece bir şey başardıktan sonra değerli hissetmeye layık olduğumuza duyduğumuz inancı gösteriyor.
Bana sadece sonunu beğendiğinde hikayeyi değerli bulacağına inanan okurları hatırlatıyor. Oysa hikayeleri büyülü yapan sonları değildir, diyor George Saunders:
"Hikayeler büyülüdür çünkü okudukça zihnimizi değiştirirler."
Hikayeler bizi değiştirir. En çok da kendimize kendimiz hakkında anlattığımız hikayeler yapar bunu.







Yorumlar