Kalbin kendine has nedenleri vardır.
- 18 Tem
- 2 dakikada okunur
Bazen standartlarımızın o kadar dışında birine çekim duyarız ki kendimizden şüphe ederiz.
“Nasıl olur,” diye düşünürüz, karşımızdaki insanda aşkın bir özellik bulamadığımız gibi bazı yönleri itici gelir ve yine de ona doğru çekilmekten alıkoyamayız kendimizi.
Yekpare olduğumuza ve aşk konusunda ne istediğimizi açık bir şekilde bildiğimize inanırız. Oysa Blaise Pascal, nörobilimden yüzlerce yıl önce uyarmıştır bizi:
“Kalbin kendine has nedenleri vardır aklın hiç bilmediği.”
--
Farklı kültürlerdeki aşk araştırmalarıyla ünlü antropolog Helen Fisher, bize ne kadar tuhaf gelirse gelsin ilk görüşte aşkın hiçbir gizemi olmadığını söyler.
Fisher’a göre zihnimizin derinlerinde ideal partnerde aradığımız özelliklerin yer aldığı bir liste bulunur. Nasıl ki hızlıca tetiklenen korku veya öfke sistemimiz varsa, listeye uygun biriyle karşılaştığımızda etkilenmemizi sağlayan bir çekim sistemimiz de vardır.
Ancak ilginç nokta şu ki Pascal haklıdır çünkü içimizdeki listenin maddelerinin bazıları bizden gizlidir.
--
Liste, çocukluk deneyimlerimizden yetiştiğimiz kültüre, ilk sevdiğimiz kişilerin ortak özelliklerinden sahiplendiğimiz ideolojiye kadar birçok faktör tarafından sürekli güncellenir.
Bazı maddelerin değişimine kendimiz de tanık oluruz.
Ergenlikte genellikle fiziksel çekiciliğe, popülerliğe ve mizah anlayışına odaklanırken yetişkinlikte zekaya, duygusal olgunluğa, statüye ve siyasi görüşe önem atfedebiliriz.
Peki ya içsel faktörler. Yani biyolojimiz?
--
Helen Fisher, doğuştan gelen mizacımızın partner seçimindeki etkisini ölçmek için araştırmaya koyulur. Mizacımızın oluşmasında büyük öneme sahip dört farklı beyin sistemini inceler.
15 milyondan fazla kişinin katıldığı testte, katılımcılarda dopamin, serotonin, testosteron ve östrojen gibi sistemlerin hangisinin daha baskın olduğunu saptar. Sonra da bazılarıyla yüz yüze görüşerek genellikle hangi mizaçta insanlara çekim duyduklarını öğrenir.
Vardığı sonuç ilginçtir.
FARKLI SİSTEMLER BÜTÜNÜ
Helen Fisher’ın araştırmalarına göre,
Eğer risk alma, macera peşinde koşma, yeni deneyimlere aşırı merak ve yaratıcılık gibi dopamin sistemine yatkın kişisel özelliklere sahipsek genellikle kendimize benzer özelliklere sahip kişilerden etkileniriz.
Eğer geleneksellik, kurallara uyma, saygı, otoriterlik ve detaycılık gibi serotonin sistemine yatkın kişisel özelliklere sahipsek, yine kendimize benzer özelliklere sahip kişilerden etkileniriz.
Ancak testosteron ve östrojen sistemlerinin baskın olduğu kişilerde durum farklı.
Analitik düşünme, mantık, toksözlülük, kararlılık gibi testosteron sistemine yatkın kişilik özelliklerine sahipsek genellikle kendimize benzer kişilerden değil, östrojen sistemi daha etkin olan kişilerden etkileniriz.
Ve olaylara bütünsel bakma, uzun vadeli düşünme, empati, hayalperestlik ve sözel beceri gibi östrojen sistemine yatkın özelliklere sahipsek sıklıkla testosteron sistemi daha etkin olan kişilerden etkileniriz.
Yine de unutmamamız gereken bir şey var. Aşık olmakla bağ kurmak aynı şey değildir.
Aşk ışık hızında olabilir. Tamamen uygunsuz bir kişiye karşı olabilir. Zaaflarımız nedeniyle olabilir. Yalnızlığımız nedeniyle, güçsüzlüğümüz nedeniyle, arayışımız nedeniyle, kendimizden kaçmak için bile olabilir.
Bağlanmak ise zamanla, yavaşça olur.
Gün geçtikçe ilk bakışta idealize ettiğimiz sevgilimizin bazı konularda idealden uzak olduğunu fark eder ama yine de onu sevmeye devam ederiz. Listedeki maddelerin hiçbir önemi kalmaz.
Kendimizi ve sevdiklerimizi anlamamızı zorlaştıran en büyük engellerden biridir “yekpare” olduğumuz inancı.
Oysa Pascal’ın söylediği, Fisher’ın gösterdiği gibi içimizde birbiriyle rekabet eden sistemler bulunur.
Eğer beynimizi karşılıklı çelişebilen sistemler bütünü olarak düşünürsek, zaman zaman yanlış kişilere aşık olmaktan, anlam veremediğimiz cinsel fantezilerimize, göz göre göre düştüğümüz tuzaklardan, bize tuhaf gelen davranışlarımıza kadar bir çok fenomeni anlayabilir ve kendimizi “kötü” biri olarak suçlamaktan vazgeçebiliriz.







Yorumlar