Kaçıngan bağlanma ve stratejileri
- 18 Tem
- 2 dakikada okunur
Schopenhauer’ın ünlü “kirpi ikilemi” sanki ilişkilerdeki kaçınganları anlatır:
Soğuk bir kış sabahında kirpiler donmamak için birbirine yaklaşır. Ancak dikenleri battığı için bir süre sonra ayrılırlar. Üşüyünce yeniden yaklaşır ama yine acı çeker ve tekrar birbirlerinden uzaklaşmak zorunda kalırlar.
Böyle böyle soğukla diken yarası arasında iki acıya da tahammül edebilecekleri bir yer ararlar.
--
Kaçınganlığın kaçan kişiyi de yaraladığını Attila İlhan da söyler:
“Kirpi gibisin çocuk, her tarafın diken” der şair, “Kim elini uzatsa delik deşik, üstelik sen de kan içindesin.”
Sam Smith ise şarkısı Too Good at Goodbyes’ta tam da bir kaçınganın zihin yapısını serer ortaya:
“Benim için her şey olsan bile izin vermeyeceğim yaklaşmana. Çünkü ne zaman açsam kendimi, canım yanıyor her defasında.”
--
Tuhaf şeydir kaçınganlık.
Adına sevgi deriz ama en çok ihtiyaç duyduğumuz anda sanki hiç ihtiyaç duymuyormuşuz gibi davranırız. En ufak bir anlaşmazlıkta buz keser içimiz, basit bir imada bütün kapılarımızı kapatırız.
Adına sevgi deriz ama bağlanmayı bir zaaf, bağımsızlığımıza karşı işlenmiş bir cinayet, özyeterliliğimize bir darbe olarak görürüz.
İçimiz sevgiyle dolduğunda bile dudaklarımızdan alaycı ve kaba sözler dökülür, kendimiz bile şaşırırız.
İter, iter, iter ve sonra gelsin diye bekleriz.
Her zaman aklımızın bir köşesinde kaçış planı bulunur. Bir ayağımız hep dışarıdadır yani. Sanki tam anlamıyla ilişkinin içine girersek kara delik tarafından yutulacakmışız gibi hissederiz.
Kendimizi uzak tutmak için savunma mekanizmaları geliştirir, ihtiyaçlarımızı, arzularımızı ve korkularımızı yadsır, ilişki boyunca bir yakınlaşır bir iteriz.
Ta ki ayrılana dek.
Ayrılınca mekanizma çöker, ihtiyaçlarımızla, arzularımızla ve korkularımızla bir başımıza kalırız. Boşuna değildir, ilişki boyunca umursamaz görünen kaçınganların, ayrılırken kaygıdan ölmesi.
Ama bunu da söylemeyiz; bu bizim küçük sırrımız.
Bilinçsiz kaçınma stratejileri
Eskiden, bağlanma stilimizin yalnızca annemizle olan ilişkimizle ilgili olduğunu düşünürdük. Bugün genetiğin ve doğuştan gelen mizacın büyük önem taşıdığını biliyoruz. Dahası, çocukluk dönemindeki bağlanma stilimizle yetişkinlik dönemindeki bağlanma stilimiz farklılık gösterebiliyor.
Yani, mizacımız, ebeveynlerimizle ilişkimiz ve hayat boyunca yaşadığımız deneyimler bağlanma stilimizi belirler.
Bir ilişkide başka, diğer ilişkide başka bir stilde davranabiliriz.
Kaçıngan bağlanma stili genellikle reddedilmeye dair duyarlılıktan ve güvensizlikten kaynaklanır. Kendimizi aciz duruma düşürmemek için ilişki boyunca “sakın bana o kadar yaklaşma” sinyali içeren, bazı bilinçsiz savunma stratejileri geliştiririz.
Örneğin bağlanmaya hazır olmadığımızı söyler ama ilişkiye devam ederiz. Partnerimizdeki ufak kusurları büyütür, geçmiş ilişkilerimizi yüceltiriz. Onu hiç varolmamış ideal sevgili ile karşılaştırır, en duygulandığımız anda bile duygularımızı saklarız. Sevdiğimizi söylemeyiz ve olur da samimi bir an yaşamışsak bir süre kendimizi geri çekeriz. Sır saklarız, her şeyi belirsiz bırakırız ve hem fiziksel hem de zihinsel olarak mesafe koyarız.
Bütün bu bilinçsiz stratejileri rahatça uygulamak için özgür ruhlu olduğumuza inanır, bağımsızlığımızı yüceltir, kendilerini kaptıranları küçümseriz. Oysa gerçek basittir: Acıdan o kadar korkarız ki ilişkide kendimizi ortaya koyma yürekliliğini gösteremeyiz.
Kaçınganlık kader değil. Bize güven veren biriyle birlikte olduğumuzda mekanizmamız yavaşça çöker.
Ama bizim de stratejilerimizin farkına varmamız, ilişkide her şeyi olduğundan çok daha kötü gördüğümüzü anlamamız, eski sevgililerimizi idealleştirmeyi bırakmamız, kendi kendimize yetme konusunu abarttığımızı kabul etmemiz ve en önemlisi, duygularımızdan bahsedebilmemiz gerekir.
Erich Fromm’un dediği gibi sevmek bir his değil, bir yetenektir; bir şeye kapılmak değil, bir şeyin içinde olmaktır.
Yaşadığımız olumsuz deneyimler nedeniyle yoğun bir güvensizlik hissiyle savaşıyor olabilir, bir daha o çaresizliği yaşamamak için kendimizi sakınıyor olabiliriz.
Ama seviyorsak, bütün bunlara rağmen adım adım sevme yeteneğimizi kuvvetlendirmeliyiz.
Çünkü ne dünya bizim tasavvur ettiğimiz kadar kötü, ne de biz içten içe inandığımız kadar güçsüzüz.







Yorumlar