İletişim çağında dinlemeyi mi unuttuk?
- 18 Tem
- 2 dakikada okunur
İçinde bulunduğumuz dönem sıklıkla iletişimin altın çağı olarak anılıyor.
Yine de, özellikle gençlerde yalnızlık hissi zirve yapmış durumda.
Anlaşılmadığımızı düşünüyoruz.
Oysa konuşuyoruz. Ama kendi sesimize o kadar çok odaklanıyoruz ki, yanımızdakinin ne dediğini duymuyoruz.
George Bernard Shaw’ın haklılığı ortaya çıkıyor:
“İletişim konusundaki en büyük sorun, iletişimin gerçekleştiği yanılgısıdır."
---
Eminim sen de son zamanlarda Schopenhauer gibi hissetmişsindir. Şöyle demişti Alman filozof:
“Bazen karşımdaki kadın ya da erkekle, küçük bir kızın oyuncak bebeğiyle konuştuğu gibi konuşuyorum. Küçük kız oyuncak bebeğin kendisini anlamadığını bilir, yine de bilinçli bir biçimde kendini aldatarak iletişim kurmanın keyfini yaşamaya çalışır.”
Hepimiz öyle hissediyoruz.
Hepimiz öyle hissettiriyoruz.
---
Bunun bir nedeni dili asıl amacından saptırmamız olabilir.
Dil, duygularımızı ifade etmek için gelişti. Ama biz onu duygularımızı saklamak ve sadece düşüncelerimizi iletmek için kullanıyoruz. Sözü Nietzsche’ye verelim:
“Dil, artık varlığını tek başına meşrulaştıran o işlevi, yani acı çekenlerin varoluşun kederlerini birbirleriyle paylaşmalarına yardım etme işlevini bile yerine getiremiyor.”
Filozofa göre çağımızın laneti: Duyguda birlik olmadan düşüncede bir olmaya çalışmak.
Nietzsche’ye göre modern sözcüklerin çılgınlığına kapıldığımız, basit ve içten konuşmadığımız için duygularımızı aktarmayı beceremiyoruz.
Kuantum fiziğini anlatabilen dil, neler hissettiğini anlatmakta aciz kalıyor.
Bir maymun, bir koala, bir penguen muhtemelen daha başarılı bir şekilde iletiyor duygularını.
Ama iletişim çağının altın günlerini yaşamakla övünüyoruz.
ROGERS’IN İMKANSIZ ÖDEVİ
Gündüz Vassaf da çok ama boş konuştuğumuzda hemfikir.
Anlamak, kavramak, dinlemek için değil, sessizlikten korktuğumuz için konuşuyoruz:
''Birbirimizi anlayamayacağımız korkusuyla, sözcükleri gereğinden çok fazla kullanıyoruz. Konuşmamanın, iletişim kurmayı reddetme anlamına çekilmesinden, kabalık olarak görülmesinden korkuyoruz. Ayrıca çok fazla konuşuyoruz. Sessizlik bizi ürkütüyor.”
“Kendi kendine yardım” ve “kişisel gelişim” furyasında her birimiz kendi iç dünyamıza o kadar dalıyoruz ki dinlerken bile aslında sadece sıranın bize gelmesini bekliyoruz.
Karşımızdaki insanın varoluş mücadelesine, kendiliğine, kederlerine odaklanmıyoruz. Bizim hakkımızda ne düşündüğüne, aramızdaki benzerliklere veya farklılıklara odaklanıyoruz.
Kendimizi denklemden bir türlü çıkarmıyoruz.
Oysa Carl Rogers ancak bir başkasını gerçekten dinlemeyi öğrendiğimizde kendimizi daha iyi dinleyebileceğimizi söyler.
Bu nedenle, eminim çoğumuzun sınıfta kalacağı ama yine de muhteşem bir ödev verir:
“Herkes, sadece bir önceki kişinin duygu ve düşüncelerini kendi cümleleriyle ama konuşan kişinin de kabul edebileceği biçimde tekrarladıktan sonra kendi sözüne başlayabilir.”
Yani sen konuştuğunda, ben, senin fikirlerini, kendi cümlelerimle ama senin de kabul edebileceğin bir şekilde tekrarlayıp, seni anladığımı gösteriyorum.
Eğer bunu yapabilseydik, eminim birçok sorunumuzu çözer, daha az dış yardım arardık.
İletişim teknolojileri devriminin ilk çocukları olduğumuz doğru.
Tarihte ilk defa sıradan insanın mesajının bir saniyede binlerce kilometre öteye gittiği de doğru.
Ama dibimizdeki eşimizin, dostumuzun, çocuğumuzun sesini duymaktan aciz kalıyorsak...
Bütün bu “kendine yardım,” “kişisel gelişim” furyasını kendi içine çökmüş bir yıldız gibi yutup, edindiğimiz bilgileri yanımızdaki insanı anlamak için kullanmıyorsak...
İşler bizim için hiç de iyi gitmiyor demektir.







Yorumlar