Haftalık Huzursuz Psikoloji bültenine üye ol.

Teşekkürler!

Huzursuz Psikoloji Bülteni #008



Sekizinci sayıdan merhaba! Umarım iyisinizdir. Psikolojik açıdan inişli çıkışlı, stresli bir haftayı geride bıraktım. Açıkçası bu haftaki bülteni hazırlarken de biraz zorlandım. Önümüzdeki haftanın daha iyi geçmesini umuyorum. Bu haftaki psikoloji testini bitirmenizi ve sonuç kısmında çıkan "kötümser stratejiler ve iyimser stratejileri" okumanızı kesinlikle tavsiye ederim. Özellikle kötümser olduğuna inanan ve üzülen arkadaşlarımın, "neden böyleyim" diye hayıflanmak yerine "kötümserlik bana ne kazandırıyor?" diye sormasını umut ediyorum. Çünkü bilişsel bir strateji olarak kötümserlik, hazırlıksız yakalandığımız taktirde altından kolay kolay kalkamayacağımız olumsuz durumlara bizi hazırlıyor ve hayatımızı kurtarıyor olabilir. Sevgiler, huzurlu haftalar, Huzursuz Beyin Emre ÖZARSLAN


Bu haftanın bülteninin destekleyicisi Louna La Petite oldu. Kendilerine çok teşekkür ederim. Louna La Petite Instagram hesabı


Bu sayıda neler bulacaksınız?

  1. Haftanın psikoloji testi: "Hangi bilişsel stratejiyi uyguluyorsunuz, kötümser mi iyimser mi?"

  2. Normal İnsanlar: "Hatırlayabildiğiniz en eski anı ne?"

  3. Fırından yeni çıkmış psikoloji makaleleri

  4. Haftanın animasyonu: "Baba ve kızı"

  5. Haftanın kitabı: "Miras"

  6. Haftanın videosu: "Neden bazı anılarımız kaybolur?"

  7. Beğendiğim içerikler



HAFTANIN PSİKOLOJİ TESTİ "Hangi bilişsel stratejiyi uyguluyorsunuz, kötümser mi iyimser mi?"


8 Soruluk bu test, bir eyleme giriştiğinizde kötümser ya da iyimser stratejilerden hangisini daha sık uyguladığınızı ölçüyor. Lütfen yanıtlarken elinizden gelenin en iyisini yapmak istediğiniz bir durumu düşünün.

Teste Başla

NORMAL İNSANLAR: "Hatırlayabildiğiniz en eski anı ne?"


Instagram hesabımda bu hafta takipçilerime hatırlayabildikleri ilk anıyı ve bu anıyı kendi bedenlerinin içinden mi yoksa dışarıdan mı hatırladıklarını sordum. Bazılarını paylaşıyorum: ... Hatırlayabildiğim en eski anımda üç yaşındayım. Annem külotumun göründüğünü, düzgün oturmadığımı söyledi, daha önce de uyarmıştı fakat sanırım büyümektendi; bacak kemiklerim çok ağrıyordu. Halının üzerine yattım, sırtım halıda, ayaklarımı sedire yükseltmiştim. (Z harfi gibi düşünün pozisyonu) Bağırmaya başladı, hırpalamaya.. dakikalarca sürdü, kötü bir şey yapmamıştım tek derdim bacak ağrım geçsindi. Israrla "bir daha yapacan mı, hı" diye bana onaylatmaya çalıştı, ben de onaylamadım. Onaylamadığım için kilotumu sıyırarak, yanan sobanın üzerine doğru popomu tuttu. Hala onaylatmaya çalışıyordu, onaylamadım kötü bir şey yapmamıştım. O da beni sobaya değdirdi. Çok ağladım çok bağırdım ama onaylamadım. Kıçımı yaktığı halde beni dize getiremediği için fırlatıp attı sedirin üzerine. Acıdan ve başıma gelenlerden dolayı ağlıyordum. Bana sürekli "senin suçun" dedi. Sonra kendini haklı çıkarmak için defalarca başkalarına anlatırken duydum, babama ve evdeki diğerlerine: "bacaklarını açıp oturuyor." Beni korkutmak için sürekli "Allah yakar." diyordu. Oysa yakan kendisiydi. Bu anıyı kendi içimden görüyorum, dışarıdan izler gibi değil. İçimden bakıyorum. Yazının tamamına bu bağlantıdan okuyabilirsiniz.

FIRINDAN YENİ ÇIKMIŞ PSİKOLOJİ MAKALELERİ



1. Kolektivizm gençlerin mutluluğu için önemli İtalya, ABD, Çin ve Rusya’dan bir grup bilim insanı bu dört ülkedeki 18 – 25 yaş arasındaki gençlerin ne kadar bireysel veya kolektif yaşadıklarını; bunun yaşam doyumlarını nasıl etkilediğini araştırdı. Bulgulara göre bir ülkede bireyselliğe verilen değer ne kadar yüksekse, gençlerin yaşam doyumları o kadar yüksek oluyor. Ancak tek tek bakıldığında bu bireysel toplumlarda bile daha kolektif olan gençler daha tatminkar bir yaşam sürüyorlar. Makalenin bulunduğu dergi: Applied Psychology, Nisan, 2021 Makaleye git 2. Romantik ilişkiler, travmanın alkol kullanımı üzerindeki etkilerini hafifletiyor. Üniversite yaşamlarından önce travmaya maruz kalmış öğrenciler, daha özgür yaşadıkları üniversite ortamlarında alkolü çok fazla tüketebilirler. Ancak Virginia Commonwealth Üniversitesi araştırmacıları tarafından yürütülen yeni bir araştırmaya göre, romantik ilişkiler, geçirilen travmanın alkol tüketimi üzerindeki etkisini hafifletiyor. Makalenin bulunduğu dergi: Addiction, Nisan, 2021 Makaleye git 3. Erken yaşta yaşanan sıkıntılar, daha yüksek ruh sağlığı sorunları riskiyle bağlantılı Araştırmalar, dokuz yaşından önce yaşanılan ebeveyn çatışması, aile üyesinin ölümü veya ciddi yaralanma gibi sıkıntıların, geç ergenlik dönemindeki zihin sağlığı sorunları ile ilişkili olduğunu gösteriyor. Ancak ebeveyn ve çocuk arasındaki iyi ilişki, çok ciddi olumsuzluklar yaşayan çocuklarda bile gelecekteki zihinsel sağlık sorunlarını önleyebiliyor. Makalenin bulunduğu dergi: Psychological Medicine, Mart, 2021 Makaleye git 4. Antidepresanları nasıl bırakabileceğimiz konusunda daha çok araştırma gerekiyor. Antidepresanların iyileşmeden sonraki 6 ila 12 aya kadar veya relaps riski olan kişilerde iki yıla kadar alınması öneriliyor. Ancak yapılan araştırmalar birçok kişinin antidepresanları çok daha uzun süre kullandığını gösteriyor. Tıbbi bir neden olmadığı halde uzun süreli antidepresan kullanımı uyku bozukluğu, kilo alma, cinsel işlev bozukluğu, kanama ve gastrointestinal problemler gibi olumsuz durumların yanında duygusal uyuşukluk ve sorunlarla ilaçsız başa çıkamama riskiyle karşı karşıya bırakabiliyor. Araştırmacılar, bu önemli ve öncelikli olması gereken konuda yapılan araştırmaların azlığından şikayetçi. Makalenin bulunduğu dergi: Cochrane Library, Nisan, 2021 Makaleye git 5. Karantina sürecinde yaşlı insanların yoğun internet kullanımı zihinsel sağlık açısından faydalı. Yapılan araştırmaya göre, 55 ila 75 yaşları arasındaki kişilerin karantina sürecinde interneti daha sık kullanmaları ve özellikle aileleri ve arkadaşlarıyla iletişimde kalmaları hem yaşam kaliteleri hem de zihinsel sağlıkları açısından önem taşıyor. Daha sık internet kullanan bu yaş aralığındaki yetişkinlerin daha düşük depresyon riski altında olduğu bulgulandı. Makalenin bulunduğu dergi: MDPI, Healthcare, Nisan 2021 Makaleye git


HAFTANIN ANİMASYONU: "Baba ve kızı"



Michaël Dudok de Wit tarafından yazılıp yönetilen bu dokunaklı animasyon, 2000 yılında oskar kazanmıştı.

HAFTANIN KİTABI: "Miras - Vigdis Hjorth"


Vigdis Hjorth'un Miras'ı, ebeveynleriyle yirmi yıldır görüşmeyen, üç kardeşiyle ise ara ara görüşen tiyatro eleştirmeni elli yaşındaki bir kadının çocukluk travmalarını ve zehirli aile ilişkilerini anlatıyor. Yer yer tekrarlar rahatsız edici olsa da, sürükleyici bir roman. Okurken o kadar gerçekçi geldi ki, acaba gerçekten yaşandı mı diye düşünmeden edemedim. Bir kısmı doğruymuş. Roman basıldıktan sonra yazar ve ailesiyle ilgili tartışmalar da başlamış. Arka kapakta yazdığı gibi dört kardeş, iki kulübe ve bir sır diyeyim ve spoiler vermeden yazımı bitireyim. Kitapta paylaşacağım alıntıyı zaten bu hafta Huzursuz'da bir yazımda kullanmıştım. O yazıyı paylaşıyorum yine: Yapamadığımız basit eylemler İnsanların hayatlarını yakından incelediğimizde bir yandan büyük zorluklara dayanabildiklerini görürüz, diğer taraftan bize basit gelen eylemler konusunda nasıl aciz kalabildiklerini fark ederiz; özür dileyememek, arayamamak, bir mesaj bile gönderememek, hatta bazen, konuşmayı durduramamak gibi. Oysa bu basit eylemlerin derinlerinde birbirine karışmış ve demir bir çapa gibi ağırlaşmış anılar yatabilir. Geçen gün Vigdis Hjorth'un Miras’ını okurken bu konuda güçlü bir paragrafla karşılaştım; elli yaşındaki kadın karakter, yirmi yıldır görüşmediği ve artık seksenlerinde olan anne ve babası ile karşılaşma ihtimaline karşı hissettiği korkuyu anlatıyordu. Kardeşi tarafından davet edildiği yaş günü partisine ebeveynlerinin de katılacağını duyan karakter endişelenir ve kardeşine içerler. Biz de onun bilinç akışına tanıklık ederiz: “Ona göre olay çok soyut, diye düşündüm. Benim içinse çok somut. Annemle babamın bulunduğu bir odaya girip ellerini mi sıkacağım? Kucaklaşacak mıyım onlarla? Ne diyeceğim? Onlar yıllardır belli aralarla görüşüyorlar, geçinip gitmeye alışmışlar, bense sürüden ayrılanım, kara koyunun ta kendisiyim. N’aber deyip sırıtarak ortaya mı çıkacaktım yani? Dünyayı bambaşka görmüyormuşuz gibi, beni ben yapan olayı, yapı taşlarımı göz ardı etmiyorlarmış gibi. Yaptığım şeyin nedenini, bunun beni ne kadar derinden yaraladığını kardeşim hiç mi anlamıyordu? Benimle sanki bu bir tür kapris, sabit bir fikir, gerçekle cidden yüz yüze geldiğimde bir kenara bırakabileceğim çocukça bir isyan arzusuymuş gibi konuşuyordu. Kendimi toparlayabilirmişim, akıllı olup tavır değiştirmeye karar verebilirmişim gibi. Yıllardır adımımı atmadığım, annemle babamın ise düzenli olarak ziyaret ettiği bir eve girme ve onlarla karşılaşma düşüncesinin bünyemde nasıl bir korku yarattığını anlamıyordu. Kardeşim ve başkaları için onlar giderek yaşlanan, zararsız ve zayıf insanlardı eminim, ama benim için cenderesinden kurtulmak için yıllarca terapi görmek zorunda kaldığım güçlü kişiliklerdi, bu muydu mesele?” Kardeşim, kamburu çıkmış, bir ayağı çukurda bu yaşlı yaratıklardan korkmamı anlamıyordu, oysa ben beklemediğim bir anda onlara rastlayabilirim diye havaalanına bile gittiğimde korkudan titriyordum. Neden korktuğumu sorardım kendime havaalanına giden trende. İnsanın fobileriyle mücadele ederken yaptığı gibi onları gözümün önüne getirmeye çalışırdım. Diyelim ki havaalanına girdim, onlar da check-in kuyruğunda duruyorlar, ne olacak şimdi? Korku tüm bedenimi ele geçiriyor! Tamam ama ne? Yanlarından geçip gidecek miyim? Hayır. Çok aptalca olur, çocukça. Elli yaşında bir kadın, check-in kuyruğunda bekleyen anne babasına merhaba diyemiyor, buna cesaret edemiyor. Durup onlara nereye gittiklerini sorardım herhalde, cevap verecek ve bana nereye gittiğimi soracaklardır, ben de cevap verir, zoraki gülümseyip iyi yolculuklar dilerdim. Boş laflar işte, belki de neredeyse ‘normal bir aile’ gibi davranmak işleri kolaylaştırırdı, ama hayır! Çünkü sonra tuvalete gidip kendimi içeri kilitlemem ve tir tir titreyerek klozetin üzerine oturup uçağımı kaçırma pahasına onların ortadan kaybolmasını beklemem gerekirdi. Hiç faydası yoktu. Bu olayın beni ne zaman olursa olsun içine çekmesini aşmayı başaramamıştım, içine çekilmek istemiyordum, içine girmek istemiyordum, ama yine içindeydim işte! Yetişkin olmayı, sakin, derli toplu olmayı ne çok isterdim, elli yaş doğum günü partisine gitmemeye karar vermeyi, bir mazeret bulmayı, her şeyi unutmayı ne çok isterdim. Ama yapamadım. ...Bu bir yenilgiydi. Öylesine felce uğramış, öylesine ürkek bir haldeydim ki bana faydası dokunabilecek şeylerden uzak durmak zorunda kalıyordum. Aptal çocukluğumda çakılı kalmıştım. Dünyadaki işlevimin adını şöyle koyabilirdik: Çocukluğunda çakılı kaldı.” Tematik olarak sürekli tekrarlanan rüyalar bize nasıl bir şey anlatmaya çalışıyorsa, basit olduğu halde bir türlü elimizden gelmeyen ve görünmez duvarlarla örülmüş gibi duran veya sık sık kaçındığımız eylemler de aslında bize bir şey göstermeye çalışır: açık yaralarımızın nerede olduğunu. Ve konu insan psikolojisi olduğunda, hiçbir şey göründüğü kadar basit değildir.


HAFTANIN VİDEOSU: "Neden bazı anılarımız kaybolur?"


Normal İnsanlar'ın konusuyla ilgili olsun diye "anıları" seçtim. Beynimiz anıları nasıl saklıyor ve daha sonra neden bulamıyor? Türkçe çevirisi de mevcut.


BEĞENDİĞİM İÇERİKLER:

1. Tuncay Besim: Depresyonlu biriyle nasıl konuşmalıyız görseli 2. Mert Dolapçıoğlu: Valla halim yok ki hiç bu ara karikatürü 3. Dücane Cundioğlu: Sehl-i mümteni açıklama videosu 4. Denizlays, Çocuğu Ensar'dan kurtardım tweeti 5. Evrim Ağacı: kör insanlar ne görürler makalesi 6. Eren Boz: Bence ben yirmi yaşımdan beri kırkımı yaşıyorum çizimi 7. Dino : I can’t wait to grow karikatürü 8. Arzu’nun Kitapları: Serol Teber – Freud’un aile ve Tarihsel Romanı İncelemesi 9. Yakın ebeveynlik: çocuk travmaları tweetleri 10. Oggito: Tükenmişlik Edebiyatı makalesi

Bu haftalık da bu kadar. Gelecek hafta görüşmek üzere. Huzurlu kalın! Huzursuz Beyin.