top of page

Haftalık Psikoloji Bülteni'ne üye ol

Teşekkürler.

HUZURSUZ EMOŞ.jpg

“Hep özgür olmayı istedin. Şimdi özgürsün. Neden korkuyorsun?

  • 18 Tem
  • 2 dakikada okunur

Kırklı yaşlarının sonundaki kadın, en küçük oğlunu üniversiteye yolcu etmek için havaalanına giderken “Bu sonuncusuydu” der içinden, “artık özgürüm.” Evet son yirmi altı yılını ebeveynlikle geçirmişti, yeni hayatına başlamak için sabırsızlanıyordu.


Ancak vedalaşır vedalaşmaz hıçkırıklara boğulur ve eve döndüğünde titreme krizlerine girer. Bu tepkiler devam edince psikiyatriste görünür. “Boş Yuva Sendromu” der psikiyatrist:


“Bunca yıldır bütün kimliğini ve özsaygını annelik performansına dayandırmışsın. Artık özsaygının dayanağı ortadan kalkınca boşluğa düşmüşsün.”


Valium, destekleyici terapi, eğitim kursları ve bir iki romantik ilişkiden sonra, şiddetli titremeler önce ürpertilere dönüşür sonra tamamen yok olur.


Vakayı inceleyen Irvin Yalom, kağıt üzerinde başarılı bir süreç sayılsa da bunu kaçırılmış bir fırsat olarak görür.


Kadının kaygılı ama otantik bir yaşam sürme fırsatı kaçmıştır.


Kaygı, ileride bir başka kıyafete bürünüp geri dönecektir.


---


Benzer bir diğer vakada Yalom, titremeyi ilaçla uyuşturmaktan ziyade onu irdeler.


Evet, kadın boş yuvadan muzdariptir, özsaygısının kaynağını yitirmiştir ama anksiyetesini incelediklerinde çocuklarına duyduğu kıskançlığı fark ederler. Çünkü çocuklar, kendisinin asla sahip olmadığı imkanlara sahiptir. Bu bayağı kıskançlığın altında ezilen kadın, yoğun bir şekilde suçluluk duyar.


Asıl soruya yanıt ararlar: “Hep özgür olmayı istedin. Şimdi özgürsün. Neden korkuyorsun?”


Terapi süreci devam eder ve temel sorunun yuvanın boş kalması veya çocukları kıskanması olmadığını anlarlar.


Hayat bitiyordur.


Rollerinden kurtulmuş kadın, bu apaçık gerçekle kalakalmıştır işte.


Peki bu aşikar gerçek, neden boş yuva sendromu maskesinin ardına saklanır?


ÖLÜM ANKSİYETESİ


Henüz küçük yaşta, ölümle karşılaştığımızda fark ederiz bu acı gerçeği: biz ve bütün sevdiklerimiz yok olup gideceğiz. Katlanılabilir bir bilgi değildir bu, onu en derinlerimize gömeriz. Ancak uğursuz bir ses gibi yankılanır içimizde.


Bu gerçek, kaçabileceğimiz veya savaşabileceğimiz bir durum olmadığı için onu savaşabileceğimiz veya kaçabileceğimiz daha küçük sorunlara dönüştürür ve savunma stratejileri geliştiririz.


Kierkegaard’a göre bunlardan biri “benliğimizden vazgeçerek, bütüne karışmaktır.”


Toplumun bizden beklediği, umduğu, istediği rollere bürünür; böylelikle bizden daha büyük bir olgunun içinde erimeye çabalarız.


Kadın da, ebeveynlik rolüyle bunu gerçekleştirmiş ancak çocuklar evden gidince zamanın uçup gittiği gerçeğiyle baş başa kalmıştır.


Olamadığı her şey için hissettiği yoğun suçluluğuyla birlikte.


Kierkegaard, bize hem karamsar hem de ferahlatıcı bir gerçeği hatırlatır: ”normal” olarak gösterilen sağlıklı – kaygısız zihin aslında büyük bir yalandır. Kaygısız insan olamaz; yapmamız gereken kaygılarımız tarafından eğitilmektir. Şöyle der filozof:


“Mesele, insanın gerçekten ait olduğu toprakta büyümesidir ama oranın neresi olduğunu bilmek her zaman kolay olmayabilir.”


İşte varoluş krizi yaşadığımızda büyüdüğümüz toprağa ait olmadığımızı fark ederiz. Bugüne kadar çeşit çeşit suni kaygılar nedeniyle kendimizi ortaya atmaktan korktuk, risk almadık. En nihayetinde ise Kierkegaard’ın deyimiyle, en büyük riskin kendimizi kaybetmek olduğunu idrak ettik.


Bir eğitmen olarak ölüm kaygısı, bize neyin öncelenmesi gerektiğini gösterir. Bu nedenle ölümle, ciddi hastalıkla yüzleşmiş insanlar otantik olma konusunda daha gözüpek olur.


Bir de ayrılıkla... Çünkü ayrılık, ölümün kardeşidir.


Yorumlar


30.000 üyeli haftalık Huzursuz Bülten'e ücretsiz abone olabilirsin:

Teşekkürler.

HUZURSUZ BEYİN

  • Instagram
  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
bottom of page