Hüzne övgü
- 18 Tem
- 3 dakikada okunur
Aristoteles’e atfedilen “Problemler” kitabındaki otuzuncu bölüm şu soruyla başlar: “Neden felsefedeki, şiirdeki, sanattaki ve politikadaki bütün istisnai insanlar melankoliktir?”
Uzun yıllar boyunca melankolik kişilerin Satürn’ün altında doğduğuna inanıldı. Bu kişiler gezegenin soğukluğunu ve kasvetini almakla kalmamış, ayrıca ilham ve yaratıcılıkla da ödüllendirilmişti.
Peki hüzün nasıl oluyor da yaratıcılıkla ilişkilendiriliyordu?
--
Albrecht Dürer’in “Melencolia I” tablosunda bir meleğin hüzünlü bir halde düşünceler içinde olduğunu görürüz. Çevresindeki statü ve gücü gösteren nesnelere ilgisizdir ve elinde rasyonelliği simgeleyen bir pergel bulunur.
Panofsky’e göre hüznün yaratıcılığı burada gizlidir: Melankolik kişi, ideal olanı zihninde canlandırır ancak gerçek hayatın rasyonellikten, mükemmellikten, sonsuzluktan uzak olduğunu bilir ve bunun hüznünü taşır. Bazen, aklındaki ideali, eylemleriyle yaşamına ve sanatına dönüştürür.
Tıpkı Dürer ve diğer binlerce sanatçı, fikir insanı ve aktivist gibi.
--
Melankoliklerin başka dünyaları özleme hali, orta çağda Batılı yöneticiler tarafından tehlikeli bulunur. Zamanla şeytanilikle, meczuplukla ve hastalıkla özdeşleştirilir.
Oysa Kierkegaard, melankolik olmanın kötü bir işaret olmadığını iddia eder. Doğuştan gelen hüznün, en yetenekli mizaçlarda bulunduğunu ve ruhlarında o derin hüznü taşımayan kişilerin değişme ve dönüşme önsezisine sahip olamayacaklarını söyler.
Schopenhauer de Aristoteles ve Kierkegaard’a katılır; melankolik kişinin tedirgin olma duyarlılığı onun yaratıcılığının özüdür.
--
Bugün, içinde yaşadığımız hızlı tüketim toplumu, hüznün hemen giderilmesi gerektiğini dikta eder. Helene L'Heuillet’nin ifade ettiği gibi, günümüzde her bekleyiş, her gecikme canımızı acıtır. Oysa hüzün, geri çekilme sanatıdır.
Bizler ise zamandan korkarak yaşarız. Öyle ki zamanı boşa harcadığımıza yönelik panikten, suçluluk duygusundan, geç kalmışlık hissinden bağımsız, dünyayı olduğu gibi deneyimlediğimiz bir anı hatırlamayız. Cioran'ın dediği gibi, saatler boyunca başka saatleri bekleriz.
Çünkü zamanın geçiyor olması artık bizim için travmatiktir. Travmanın olduğu yerde bellek olmaz.
MONO NO AWARE
Doğu kültürlerinde ise hüzne saygı devam eder.
Örneğin Japonya'da ilkbaharın başında sadece iki hafta dalda kalan kiraz çiçekleri festivallerle kutlanılır. Susan Cain, bu festivallerin, Japonya'nın özü sayılan "mono no aware" felsefesinin en bilindik örneği olduğunu söyler ve felsefeyi şu sözlerle açıklar:
“Her şeyin geçiciliğine dair hissettiğimiz nazik hüzün.”
Milyonlarca Japon, geçiciliğin güzelliğini huzurla izlerken aklımıza Kurt Cobain’in “Hüzündeki rahatlığı özlüyorum.” dizeleri gelir.
--
Bazılarımız, geçici ve kusurlu olmayı kabullendiğimizde, nihilizme bulanmış, karamsar ve yüzeysel bir hayat yaşayacağımızdan korkar.
Zizek bu düşünceye şiddetle karşı çıkar. Geçiciliğin kabulü, kısa süreli misafirliğimizde daha anlamlı bir hayat yaşamamızı sağlayabilir.
İkinci Dünya Savaşı’nda sıradan insanların kötülüklerini bizzat deneyimlemiş ve bu konuda yazmış Hannah Arendt de hüzün halinin, dünyada istediğimiz değişimi yaratmak için bir hazırlanma haline dönüşebileceğini iddia eder.
--
Arendt, hüzünlü insanları hastalıklı gören ve düzeltmeye çalışan dönemin psikoloji bilimini de eleştirir. Kişinin, modern toplumun beklentileri içinde çölleşen hayata uyum sağlayamadığı için hüzün duyması hastalık olamaz.
Arendt’e göre ihtiyacımız olan, sığınabileceğimiz, güçlerimizi topladıktan sonra yeniden yola koyulabileceğimiz yaşam kaynakları -vahalardır. Bunlar; felsefe, sanat, sevgi ve dostluktur.
Melankolik kişi, içinde taşıdığı hüzün sayesinde bu dördüyle de ilgilenir. Onlarla önce yaralarını sarar. Sonra çölden kurtulmanın yollarını arar.
--
Hepimiz, kusurlu dünyada makul bir hayatın özlemini çeken misafirleriz. Zamanı bir düşman gibi görmek ve panikle koşturmak yerine, biraz geri çekilip, yaşam kaynağımız olan insanları ve eserleri geçici olmanın hüznüyle sevebilmeliyiz.
Olur da nazik hüznümüz, kötülük karşısında karamsarlığa meylederse, ekranların en nihilist karakterlerinden dedektif Rust Cohle’un* sözlerini anımsayabiliriz:
“Her gece gökyüzüne bakıp ışıkla karanlık arasındaki savaşı düşünüyordum. Şunu anladım, karanlık daha çok yer kaplasa da bence ışık bu savaşı kazanıyor. Çünkü başlangıçta her yer karanlıktı.”
* True Detective, 1.Sezon
Kaynaklar:
Philip Sohm - Dürer's Melancolia I
Arthur Schopenhauer - Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar
Bergen Coşkun Özüaydın - Kara Güneş'in Işığında Vita Melancholia'dan Vita Activa'ya: Antigone ve Arendt
Serol Teber - Melankoli: Normal Bir Anomali
Soren Kierkegaard - Ölümcül Hastalık Umutsuzluk
Susan Cain - The Bittersweet
Emile Cioran - Çürümenin Kitabı
Helene L’Heuillet - Gecikmeye Övgü
Slavoj Zizek - The Optimism of Melancholy







Yorumlar