Geçici varoluş ve amaçsızlık
- 18 Tem
- 2 dakikada okunur
İstemediğimiz bir hayatı uzun süre yaşamak zorunda kaldığımızda, aslında bilişsel olarak esaret altında sayılırız.
Toplama kampındaki esirleri gözlemleyen Viktor Frankl, bu bunalımlı duruma “geçici varoluş” der ve ekler:
“Geçici varoluşta insan, yaşamdaki nihai bir hedefe yönelemez ve kendi geleceği için yaşayamaz.”
..
Esaret hali zaman algımızı değiştirir.
Teoman’ın “Nasıl oluyor, vakit bir türlü geçmezken yıllar, hayatlar geçiyor?” sorusunun yanıtı da aslında Frankl’ın sözlerinde gizlidir:
“Geçici varoluş halinde küçük bir zaman birimi, örneğin her saat veya işkenceyle ve yorgunlukla dolu olan bir gün, sonsuz gibi görünür. Daha büyük bir zaman birimi, örneğin bir hafta, daha hızlı geçiyor gibidir.”
“Bu nedenle çoğu zaman bir gün, bir haftadan daha uzun sürer.”
...
Neden saatler yavaş geçer?
Çünkü anlam bulamadığımız hayat hem kaygı doludur hem de kaygılar sunidir. O sunumlara, epostalara, toplantılara, geribildirimlere, kıyaslamalara değer vermediğimizi biliriz. Buna rağmen kaygıyı sürekli ensemizde hissederiz.
Neden yıllar çabuk geçer?
Çünkü geriye dönüp baktığımızda, suni kaygılarla, panik halde geçmiş bir hayat görürüz. Orada birikmiş bir “benlik” bulunmaz. Orada boşuna yaşamışlığın ve geri döndürülemez zamanın suçluluğu bulunur.
…
Geçici varoluşun esaret bilincini, kendisi de sürgün yaşamış Dostoyevski’nin “Ölü Eviden Anılar” adlı romanındaki şu sözlerde bulabiliriz.
“Bir insanı ezip mahvetmek, ona en korkunç bir katilin bile duyunca titreyeceği kadar ağır bir ceza vermek isteyenlerin, insana yaptığı işin tamamen anlamsız, faydasız olduğu duygusunu vermesi yeterlidir. “
Yani, ölüler evinin sakinleri, hayatlarını kendilerine anlamsız gelen işlerle dolduranlardır.
Ama hangi amaç?
Bizler toplama kampında değiliz, etrafımızda duvarlar yok, hücrelerde yaşamıyoruz. Ama Frankl’a göre birçok modern insan geçici varoluş halindedir.
Sanki, kendimiz için asıl yapılması gereken bir eylem, asıl gidilmesi gereken bir yol varmış da onu seçmiyormuşuz gibi hissederiz.
Sanki ortada bir ihanet söz konusudur.
Bu nedenle gündelik hayatımızda yapmak zorunda hissettiğimiz en basit iş, çalışma, konuşma, hesaplama eziyete dönüşür.
...
Peki Frankl, geçici varoluştan nasıl korundu?
Psikoterapist, yaralı ayaklarıyla kilometrelerce yürüdüğü bir günü anımsar.
Yol boyunca, gece hangi yemeğin çıkacağını, tek dal sigarasını çorba ile takas yapıp yapmamayı, olur da kampa geç kalırsa hangi suratsız gardiyana düşeceğini, bağı kopan ayakkabısını bağlamak için metal teli kimden bulabileceğini düşünür.
Bir an duraksar ve her gün, her saat, kendisini böylesine önemsiz konuları düşünmeye zorlayan bu işlerden tiksindiğini söyler.
Başka bir yol dener.
...
Birden kendisini sıcacık bir sınıfta, onu merakla dinleyen öğrencilere tutsaklığın psikolojisini anlatırken düşlemeye başlar.
Ve önemsiz gördüğü sorularla uğraşmak yerine bir amaç bulur. Orada yaşadığı ne varsa, gelecekte psikoloji dersinde anlatacaktır.
Gündelik kaygılarına başka bir perspektiften incelemeye başladığında çektiği acının azaldığını fark eder. Yıllar sonra amacı gerçekleşir; bütün dünyaya tutsaklığın psikolojisini anlatırken Spinoza’nın sözlerini anımsar:
“Acı duygusu, buna ilişkin net ve kesin bir tablo oluşturduğumuz an, acı olmaktan çıkar.”
...
Frankl, bir amaç edinmemizi teşvik eder. Ama bu sefer de “hangi amaç” diye kalakalırız.
Belki de amacın kendisi önemli değildir. Belki de amaç, yeniden geleceğe odaklanmamızı sağlayan ve varoluşumuzu somutlaştıran bir araçtır sadece.
Belki de biraz güçlendikten sonra, bizim için daha anlamlı bir amaç, kendisini bize gösterecektir.
Belki bulacağımız bazı amaçlar kulağa çılgınca gelecektir.
İnsanın aklını kaybettiğini zannettiği an ile ruhunu geri kazanmaya başladığı an birbirine çok yakın olabilir.
Kaynaklar:
Viktor Frankl - İnsanın Anlam Arayışı
Dostoyevski - Ölü Evinden Anılar
Teoman - Paramparça







Yorumlar