Farklı bir sayı: Felsefenin Tesellisi
- 18 Tem
- 2 dakikada okunur
“Talihsizliklerin içinde en berbatı bir zamanlar mutlu olmuş olmaktır.”
Filozof Boethius, haksız yere atıldığı zindanda bir yanda hayıflanır, bir yandan da esin perilerinin aklına getirdiği şiirlerle teselli arar.
Ansızın karşısında çok güzel bir kadın belirir. Yıllarını onun için harcamış olmasına rağmen filozof onu tanımakta zorlanır. Karşısındaki Felsefe’dir.
Felsefe’nin ilk işi, Boethius’u bir kurban gibi hissettiren esin perilerini kovmak olur.
...
Felsefe daha sonra Boethius’a döner: “Şimdi yakınmak değil, tedavi olmak zamanı!”
Filozof, yaşadığı haksızlıklarla birlikte gerçeklikten kopmuş ve bir drama sahnesine dönüşmüştür. Felsefe, eski bildiklerini anımsatmak için sokulur yanına. Tehlikede olmadığını, sadece bezginlikten muzdarip olduğunu söyler.
Yakınmak konuşmak demek değildir. Şöyle fısıldar Felsefe:
“Söyle, yüreğinde saklama
Tedavi olmak istiyorsan, yaranı açmalısın.”
...
Felsefe’yi hatırlayan Boethius açar yarasını:
“Görüyorum ki, namussuzlar hiçbir ceza korkusu olmaksızın her türlü adiliğe cüret ederken ve bunları yaptıklarında ödüllere boğulurken, masumların hiçbir güvencesi, hatta hiçbir savunma hakları kalmamış.”
Ve başlar yeryüzündeki haksızlıkları anlatmaya. Yaşadığı değersizlik, önemsizlik ve hayal kırıklığını anlattığı tiradını şu cümleyle bitirir:
“Bu kadar büyük eserin değersiz parçası değiliz ki biz insanlar, oysa savrulup duruyoruz kader denizinde.”
...
Felsefe, Boethius’un zihinsel sürgününü görünce şaşırır:
“Sen yurdundan sürülmemişsin. Sen kendini kendinden sürgün etmişsin.”
Haksızlıkların yarattığı acı başka yöne, öfke başka yöne, keder başka yöne çekmiş filozofu, kendini bir kurban psikolojisinin içinde bulmuş.
Onu hatırlamaya ve yeniden düşünmeye zorlar. Aralarında uzun bir diyalog gerçekleşir ve “Felsefe’nin Tesellisi” adlı başyapıt ortaya çıkar.
...
Boethius’un yaşadıkları yalnızca bir tarihsel anlatı değil; aynı zamanda bugün de yaşadığımız içsel çöküşlerin aynasıdır. Ondan yıllar sonra Alain de Botton aynı isimde bir kitap yayımlar ve şöyle yazar:
“Felsefenin görevi, biz gerçekliğin duvarını aşmaya çalışırken, isteklerimizin mümkün olan en yumuşak biçimde yere inmesini sağlamaktır.”
Yani felsefe, beklentilerimizle gerçeklik arasındaki o sessiz çatışmaya ışık tutar.
Örneğin dünyanın adil olmasını bekleyebilir miyiz?
...
Şöyle der Botton; biz, içinde yaşadığımız dünyanın ahlaki değerlere göre işleyen, dışımızda gelişen olayların tamamen içimizdekilerle, yani kendi niteliklerimizle açıklanabileceği bir dünya olduğuna inanıyoruz.
Oysa başımıza gelenler ne kadar ahlaklı olduğumuza göre değişmiyor. Daha da acısı, başımıza gelenlerin hepsi ille de bizimle ilgili şeylerden kaynaklanmıyor.
Yaşamın kusurlu yanlarına karşı hazırlıklı olmalıyız:
“Kötü birinin kötülük yapması, arkadaşınız tarafından kırılmak, bir sevdiğinizin hata yapması… Gerçekten bu kadar şaşırtıcı mı?”
...
Arzuladığımız bir şeyi her elde edemediğimizde öfkemize yenik düşmeyiz; o şeyi elde etmenin en doğal hakkımız olduğunu düşündüğümüzde, ona ulaşamayınca öfkeleniriz.
Oysa “Kimse size bu geceyi çıkarabileceğinize dair söz vermedi,” diye yazar Seneca, “Hayır, çok uzak bir gelecekten söz ettim; kimse size bu saati çıkarabileceğinize dair söz vermedi.”
Seneca bize kaderin belirsizliğini hatırlatırken, Marcus Aurelius dayanmanın erdemini vurgular:
“Bu bir şanssızlık değildir. Ama buna yüreklice katlanmak şanslılıktır.”
...
Filozoflar haksızlıklara teslim olmamızı değil, onların bütün benliğimizi bir karadelik gibi yutmasına izin vermememizi öğütler.
Felsefe, acıyı bilgeliğe dönüştürmenin aracı olabilir.
Çünkü asla aklımızdan taviz veremeyiz. Goya’nın ünlü tablosunda yazdığı gibi: “Aklın uykusu canavarlar yaratır.”
Acı, öfke ve keder bizi çekiştirirken, en çok o anda kim olduğumuzu hatırlamalıyız. Çünkü aklımız uyuduğunda, canavarlarımız uyanır... O yüzden uyanık kalmak, felsefenin bize sunduğu en güçlü hediyedir.
Kaynaklar:
Boethius - Felsefenin Tesellisi
Alain de Botton - Felsefenin Tesellisi
Marcus Aurelius - Düşünceler







Yorumlar