Dikkatine değiyorsam lütfen göster bana
- 18 Tem
- 2 dakikada okunur
Önemli hissetmek isteriz. Kendimizi beğendiğimiz için değil, istememek elimizde olmadığı için.
“Önemli olmak, aslında dikkate değer olmaktır.”
Filozof Rebecca Goldstein, önemli hissetmenin hayatta kalma irademizin bir parçası olduğunu savunur. Beynimiz, sık sık şu üç soruya cevap arar:
Varlığım bir anlam ifade ediyor mu?
Başkaları beni fark ediyor mu?
Dünyaya bir değer katıyor muyum?
…
Önemli hissetmenin dört bileşeni bulunur.
Önem: Hatırlanmak isteriz, sadece doğum günlerinde değil, sıradan bir salı günü de birilerinin aklından geçtiğimizi bilmek isteriz.
Takdir: Övülmek isteriz, ama yaptığımız iş için değil, o işi yapan kişi olduğumuz için.
Yatırım: Birilerinin bize zaman ayırmasını, hatta belki bizim için risk almasını isteriz.
Bağlılık: Ve en çok da yokluğumuzun fark edilmesini isteriz. Bütün bunları büyük gösterilerle değil, küçücük jestlerle, kısa cümlelerle, sık sık görmek isteriz.
…
Goldstein'ın asıl çarpıcı tespiti şu: Kendimiz için de önemli olmak isteriz.
Bu içgüdünün köklerini Spinoza'da bulur; filozofun conatus kavramından derinden etkilendiğini belirtir: Taş, bitki veya insan… Her canlı kendi kapasitesini sürdürme ve artırma eğilimi taşır.
Spinoza bu çabaya “conatus” der.
Goldstein’a göreyse insan biyolojik olarak varlığını sürdürmekle yetinmez; varoluşsal olarak onu haklı çıkarmak, değerli kılmak ister.
…
Yani, zihnimizin o bitmek bilmez iç sesleri, kendimize kurduğumuz mahkemeler ve gece yarısı hesaplaşmaları aslında tek bir kök soruya hizmet eder:
Tükettiğim bu oksijene ve harcadığım bu zihinsel çabaya gerçekten değer miyim?
Goldstein’e göre bu yüzden "önem projeleri" üretiriz; kariyer, sanat, iyilik, aşk; hepsi, aynı zamanda kendi conatus’umuzu onaylatma girişimidir.
Anlamlı bir hayat arayışımızın kökeninde, işte bu kendimize kanıtlama çabası yatar.
…
Çoğu zaman bencillik sandığımız bu önemli olma arzusu, aslında evrenin kaosuna karşı verdiğimiz bir mücadeledir.
Termodinamiğin ikinci yasasına göre evren, giderek düzensizleşir. Goldstein, bir sorunu çözdüğümüzde ya da bir başkasının hayatına dokunduğumuzda, aslında evrenin kaosuna karşı küçük bir “düzen” zaferi kazandığımızı yazar.
O uçsuz bucaksız boşlukta, bir nokta kadar yer kaplayan bizler, bir şeyleri değiştirebildiğimizi hissederiz.
…
Goldstein, bu önem ihtiyacını karşılamak için dört farklı strateji geliştirdiğimizi söyler.
Kimimiz "aşkın" olanı seçer; varlığımızın evreni yaratan bir güç tarafından fark edildiğine inanmak bizi ayakta tutar.
Kimimiz "sosyalleşen" olur; değerimiz tamamen sevdiklerimizin gözünde var olur.
Kimimiz "kahraman mücadeleci"dir; dikkat çekmekten çok, dikkati hak edecek bir karakter inşa etmeye çalışır.
Kimimiz de "rekabetçi"dir; kendi değerimizi ancak başkalarını geride bırakarak hissedebiliriz.
…
Ne yazık ki içinde yaşadığımız çağ, rekabetçi stratejiyi ödüllendiriyor. Psikolog Gordon Flett'in araştırmalarına göre artık bir "anti-mattering" (önemsiz hissetme) çağındayız: Sık sık kendimizi görünmez, duyulmaz ve önemsiz hissediyoruz.
Daha çocukken başlıyor bu. Küçücük bir çocukken bile karakterimizden ve çabamızdan çok başarılarımız ödüllendiriliyor. "Olduğun gibi değerlisin" cümlesinin yerini "yapabildiğin kadar değerlisin" aldı. Sınav sonuçları karakterin, başarılar çabanın önüne geçti.
Ve farkında olmadan kendimizi sürekli kanıtlamak zorunda hisseden yetişkinlere dönüştük.
…
Dikkatimizi çalmak için milyar dolarların harcandığı bu çağda hepimizin boynunda görünmez bir tabela olduğunu düşünebiliriz:
“Dikkatine değiyorsam lütfen göster bana.”
Birine değerini hatırlatmak, yokluğunu hissettiğimizi söylemek, o kişinin hayata tutunmasına düşündüğümüzden çok daha fazla katkı sağlayabilir.
Bir başkasına önemli olduğunu gösterdiğimizde, kendi varlığımızın da bu dünyada bir fark yarattığını görürüz.
Çünkü önemli olmak, aslında önemseyebilmektir.
Kaynaklar:
Gordon Flett - The Psychology of Mattering
Jennifer Breheny Wallace - Mattering
Rebecca Goldstein - The Mattering Instinct: How Our Deepest Longing Drives Us and Divides Us







Yorumlar