Bu İşe Yarar Belki




Philip Roth‘un yazdığı ve bir erkek çocuğun, dominant bir anne ve çalışkan ama sinik bir babayla büyüme sürecini anlattığı gerçekçi, derin, karanlık ve birçok mizah dolu pasajlara da sahip kitabı “Portnoy’un Feryadı” nı erkek çocuk sahibi her anneye önermek isterdim ama çocuğun annesiyle olan psikoseksüel ilişkisini ilk ağızdan, acımasızca deştiği bölümlerin yeni anne olmuş duyarlı bünyelerde kalıcı zararlar yaratmasından korkuyorum.


Ama bugün bu kitaptan bahsetmemin nedeni bu değil, içinde geçen ve beni epey eğlendiren bir bölüm.


1940’larda Amerika’daki bir Yahudi cemaatinde yaşayan ailede, oğlunun biraz iktidar beklediği babası sürekli bir kabızlıktan muzdariptir. Bundan kurtulmak için içindeki duyguları dışarı atmaktan başka her şeyi deneyen adamın bitmek bilmeyen ızdırabından oğlu da şikayetçidir.


Kalın bağırsağına aldığı fitil yetmiyor gibi adamcağız damarlı yeşil sinamaki yapraklarını tencerede kaynatır, o berbat kokulu sıvıyı kaşıkla karıştırır, süzgeçten geçirir ve suratında bezgin bir ifadeyle boca eder vücuduna.


Sonra da boş bardağın üstüne sessizce eğilip, uzaklardan bir yerden gelecek gök gürültüsüne kulak vermişçesine beklemeye koyulur.


(Bu enstantanede zihnimde Waiting For The Miracle çalıyor, beni affet Cohen.)


Ama asla gelmez mucize. Yani hafif kıpırdanmalar olsa da, en azından baba ve oğlunun hayallerindeki gibi gelmez; bir mahkumiyet kararının kaldırışı, bir belanın mutlak biçimde defedilişi gibi gelmez.


Ve bir gün, evin ortasındaki radyodan ilk atom bombasının patlatıldığını duyduklarında, babası yüksek sesle şöyle der oğluna:


“Bu işe yarar belki.”




Dünya, büyülü bir yer.


Atom bombası olmasa bile, bu kaotik dünyada bir nebze kontrol hissetmek, neden – sonuç ilişkisine kendi lehimize katkıda bulunabilmek için kullandıklarımıza bakıyorum:


Dualar, nazar boncukları, enerji taşları, burç tahminleri, adaklar, kuantum terapileri, kahve falları, türbelere dikilen mumlar, komplo teorileri, hiçbir şey anlamadığımız bilimsel kuramlar, şans getiren nesneler, büyüler, muskalar...


Ve kendimizi korkularımızdan, tutarsızlıklarımızdan, vicdani yargılamalarımızdan kurtarmak için inandıklarımıza bakıyorum:


Dinler, sahte bilimler, uydurma tarihi gerçekler, hiç yanlış yapmayan liderler, hep doğruyu söyleyen alimler, bir şekilde acı çekmeden tabağımıza gelmiş hayvanlar, bir şekilde satın aldıklarımız yüzünden sömürülmemiş işçiler, katlanamadığımız için rasyonelleştirdiğimiz adaletsizlikler, aslında tek bir tuğla çeksek altında kalacağımız sağlam ilişkiler, sahip olduğumuza derinden inandığımız ama nedense hiç kullanmadığımız müthiş kişisel özellikler...


Akıl Çağı‘nda da olsak, gerçekler katlanılmaz olduğu sürece dünya büyülü bir yer olarak kalmaya devam ediyor. Ve büyük filozof George Costanza’nın dediği gibi, eğer kendimiz de inanıyorsak, söylediğimiz şey yalan sayılmıyor. Ne kadar saçma, gerçek dışı ve aksi yönde binlerce kanıtlara sahip olsa da rahatlığımızı ve konumumuzu pekiştiren her yeni bilgi kırıntısına minnettar bir şekilde aynı şeyi mırıldanarak atlamaya devam ediyoruz:


Bu işe yarar belki.