Bölünmüşlüğümüz hakkında ne yapacağız?



Aslında müthiş bir olgudur; bir şey isteriz, tam tersini yaparız.


Hayatımıza katmayı istediğimiz insanı ellerimizle çekerken ayaklarımızla iteriz.


Zayıflamak isteriz, daha fazla yeriz.


Sosyal medyadan arınmak isteriz ama daha da batarız.


Çalışmak isteriz ama iş başvurusunda bulunmayız.


Sanki beynimizde bir hayal kuran, bir de bu hayallerin gerçekleşmesini sabote eden iki ayrı timle yaşarız.


Walt Whitman, “Kendimle çelişiyor muyum? Pekala öyleyse, kendimle çelişiyorum. (Büyüğüm ben, çokluklar var içimde.” derken beynimiz içindeki bu tuhaf örgütlenmelerin örneklerini veriyordu belki de.


Peki Ovidius’un Dönüşümler’indeki Medea’nın bu sözü:


“Gizli bir güçtür beni ezen. Başka öğütler veriyor bana duygularım, bilirim, kötüyü sezer, kötünün ardından giderim yine.”


Bu söz de hepimizin içindeki o kör noktayı tam on ikiden vurmuyor mu?


Beyin görüntüleme teknolojilerinin de katkısıyla son elli yılda nörobilim bu çelişkileri aydınlatma konusunda ciddi adımlar attı.


Kimi nörobilimcilere göre beyin farklı öncelikleri olan farklı modüllerden oluşuyor; dolayısıyla her modül, aynı konu hakkında başka bir eylem talep edebiliyor; bedelli askerlik konusunda farklı şeyler isteyen maliye bakanlığı ve sivil savunma bakanlığı gibi.


Çelişkilerimiz de bu modüller arasındaki rekabetten kaynaklanıyor.


Kimi nörobilimcilere göre ise mücadele eskiyle yeni, yani beynimizin en ilkel bölgeleriyle modern bölgeleri arasında.


Beynimizin ilkel kısmı sayılan sürüngen beynimiz, en öncül ihtiyaçlarımızı anında karşılamak için solucandil gibi kulağımıza berbat şeyler fısıldayabiliyor. Ama evrimin daha ileri safhalarında diğer insanlarla koordine oldukça evrilmiş ve uzun süreli kararlar almamıza yardımcı olan “neokorteksimiz” de var.


Çelişkilerimiz bunların mücadelesi sonucu ortaya çıkıyor; Freud’un id – ego savaşı gibi.


Birbirine bağlı trilyonlarca nörondan oluşan beynimiz tabii ki bu kadar basite indirgenemez.


Yine de çelişkili eylemlerimizin ardında yatan nedenlere dair sunulan bu basitleştirilmiş alegoriler hem heyecan veriyor, hem daha iyi tasavvur etmemizi sağlıyor.


Ama ne kadar anlarsak anlayalım, bu bölünmüşlük hissimiz, amigdalamız, frontal lobumuz veya limbik sistemimiz yakın gelecekte bir yere gitmiyor.


Bir soru havada asılı kalıyor, bu bölünmüşlük konusunda bireyler olarak ne yapacağız?


Cemil Meriç'in dün paylaştığım “zekanın tavırlarını efendileştirmek için okumalıyız.” sözü bence doğru noktaya parmak basıyor.


Ancak okumak da yetmiyor; düşüncelerimizi irdelemek, duygularımızı karşılaştırmak, inandıklarımız hakkında şüpheye düşmek, kendimizle yoğun mücadeleye girmek ve güvendiğimiz insanlardan geri bildirim almamız da gerekiyor.


Yoksa, tarihsel gerçeklerin ve nörobilimin bulguları ışığında biliyoruz ki, en kolay kendimizi kandırıyor ve iyi niyetimize rağmen kötünün peşinden gidebiliyoruz.



Alıntılar:


Jonathan Haidt - Mutluluk Varsayımı

David Eagleman - Incognito