Anneler ve oğulları




"Ben kelime olarak biliyorum, öldü, yok. Ama hep içimde ‘misafirliğe gitti, bir gün sonra gelecek, iki gün sonra gelecek’ diye bakıyorum. Üç gün geçti gelmedi, dört gün geçti gelmedi, beş gün geçti gelmedi... Ve bir gün dedim ki, ‘Ben annemi bir daha göremeyeceğim.’


Enteresan bir şekilde çocuk aklımla şuna karar vermiştim, ‘Annen yok kimsen yok.'


Ve böyle bir karar verdiğimi yıllar sonra anladım."


80 yaşındaki psikolog Doğan Cüceloğlu bunları anlatırken ağlamaya başlıyor.






Gelmiş geçmiş en büyük yönetmenlerden Hayao Miyazaki. 65 yaşındayken çekmeye hazırlandığı Ponyo'nun yaratım sürecinde bir noktada sıkışıp kalmış. Animasyonda kullanacağı bir şarkıyı hiç dinlemediğini fark ediyor ve onu açıyor. Şarkı, hayatının sonlarına yaklaşmış bir kadını anlatıyor. "Henüz beni almaya gelmediler" cümlesinde birden bire göz yaşlarını tutamıyor Miyazaki, aklına yıllar evvel kaybettiği yatalak annesi geliyor ve "geldiler." diyor.


Her ne kadar kişisel hayatını filmlere konu etmekten nefret etse de hikayedeki sakat kadının bir sahnede ayağa kalkmasına ve oğlunu kucaklamasına karar veriyor.






62 yaşındaki filozof Roland Barthes, beraber yaşadığı annesini kaybettiği gün bir yas günlüğü tutmaya başlıyor. Acıyla geçen bir hafta sonra şu notu düşüyor:


“Artık sonsuza dek kendi kendimin annesiyim ben, bu hep böyle sürecek."


Sekiz ay sonra ise şunu:


"Keder krizi. Ağlıyorum."


İki sene daha dayanabiliyor. Sonra kendisi de vefat ediyor.






En asi, dik kafalı, burnumdan kıl aldırmadığım zamanları hatırlıyorum. Kapıyı çarparak bir hışımla çıktığım sokakları, dinlediğim sert şarkılar eşliğinde ayaklarımın altı alev alasaya kadar yürüdüğüm yolları. Ve bir an geliyor, o soru peydahlanıyor: “Annen olmasaydı daha mı iyi olurdu?” Derin bir korku ve pişmanlık. Burnumun direği titriyor. Geriye doğru koşar adım gidiyorum. Anneme sarılma ihtiyacı yoğun bir şekilde bütün bedenimi kaplıyor. Kapıyı açıyorum. Orada, görüyorum, yemek yapıyor. Aramızda büyük bir boşluktan başka bir şey yok. Sadece bir adım atabiliyorum ve bütün gücüm çekiliyor, odama kaçıyorum.


Dünyanın neresinde ve kaç yaşında olursak olalım, oğullar olarak hakkında kolay kolay konuşamadığımız ve çözemediğimiz büyük bir düğüm taşıyoruz içimizde.


Bir yandan bağımsızlığımız için annemizden uzaklaşıp gitmeye yönelik hissettiğimiz güçlü itki, diğer yandan bir annemiz oldukça çocuk olarak kaldığımıza dair aklımızın bir kenarında muska gibi taşıdığımız ferahlatıcı bilgi.


Yedi yaşındayken hissettiğim, kırkıma yaklaşırken hissetmeye devam ettiğim ve olur da yaşarsam yetmişimde de hissedeceğim bir parça pişman, bir parça savunmasız ama minettar bir burun titremesi.



Yazan: Emre Özarslan (Huzursuz Beyin)


Alıntılar: Doğan Cüceloğlu - GZT röportajı

10 Years With Hayao Miyazaki - NHK World

Roland Barthes - Yas Günlüğü