Ölüm, yas ve çocuk kitapları
- 18 Tem
- 3 dakikada okunur
Bugün seyahatten dönerken, bülteni yetiştirebilmek için sizden gelen soruları okudum. Geçtiğimiz haftalar boyunca birikmiş benzer iki soruyla karşılaştım:
- Ölümden neden korkuyoruz?
- Ölümü çocuklarımıza nasıl anlatabiliriz?
Eve varınca yazmak için düşündüm. Filozofların genel olarak vardığı sonuç belli: Bilinçli olduğumuz için öleceğimizi biliyoruz ve acı çekiyoruz. Oysa ölüm bilincin yokluğu demektir. Yani ölüm geldiğinde bilinç olmayacak, aynen doğumdan önceki “yokluk halimiz” gibi. Dolayısıyla korkmaya gerek yok.
Aklımda örnekleri tarttım; Epikür, Nietzsche ve Kierkegaard’ın yanıtlarını.
Ama, sıkıcı, mekanik ve eksik geldi.
Katherine Rundell’i hatırladım. Onun, sevimli kitabı Neden Çocuk Kitapları Okumalıyız’dakini tavsiyesini:
“Çocuk kitapları bize sadece neyi unuttuğumuzu değil, neyi unuttuğumuza dair unuttuklarımızı da öğretir.”
Eve gider gitmez ölümü ve yası anlamak ve neyi unuttuğumu öğrenmek için çocuk kitaplarına daldım.
KALP VE ŞİŞE
Glenn Ringtved’ın “Ağla, Kalp” adlı öyküsünde ince ruhlu ölüm meleği, onları korkutmamak için tırpanını kapının önüne bırakmış, salonda çocuklarla sohbet ediyor.
“Anneannemiz ölmese olmaz mı?” diye soruyor çocuklar.
Azrail uzun uzun diyalektiği anlatıyor onlara: Eğer hiç yağmur yağmasaydı güneşi sevebilir miydik? Eğer hiç gece olmasaydı gün ışığının hakkını verebilir miydik?
En sonunda çocuklar, mutsuz mutsuz yaşam ve ölümün ancak birlikte var olabileceklerini kabul ediyor.
Azrail usulca yukarı çıkıyor ve çocuklar onun hüzünlü sesini duyuyor: “Uç güzel ruh, uzaklara uç.”
Çocuklar yukarı çıktıklarında artık anneanneleri dünyayı terk etmiştir. Üzüldüklerini gören ölüm meleği teselli veriyor onlara:
“Ağla, kalp, ağla. Ama asla kırılma. Bırak acının ve kederinin gözyaşları yeni yaşamına başlamana yardım etsin.”
O günden sonra çocuklar ne zaman pencereyi açsalar, içeri giren hafif esintide anneannelerini hatırlıyor.
---
Oliver Jeffers’ın “Kalp ve Şişe” adlı öyküsünde bir kız çocuğu bütün evreni merak ediyor, dağları, yıldızları, okyanusları. Her şeyi sorguluyor. Ta ki bir gün boş bir koltukla karşılaşıncaya dek.
Galiba, anneannesinin koltuğuydu o.
Korkuyor. O gün bir karar alıyor ve kalbini bir şişenin içine saklıyor. Şişeyi de boynuna asıyor. Artık korkmuyor ya, bütün merak duygusu da kalbiyle birlikte terk ediyor onu. Yıllar geçiyor, yaşamı kayıtsızlaşıyor. Ta ki kendi çocuk haline benzeyen ufak bir kız çocuğuyla karşılaşıncaya dek...
Birden fark ediyor hayatın eskiden nasıl da heyecanlı, şimdi tek düze olduğunu. Kalbini şişeden çıkarmak istiyor ama eli sığmıyor. Çatıdan fırlatıyor, şişe kırılmaz, üzerine kaya fırlatır şişe kırılmaz. Sonra bulur çözümü ve küçük meraklı kıza gider.
Meraklı kız minik elleriyle şişenin içinden kalbi çıkarıp ona verir.
Kalp yerine yerleşir. Ve küçük kadın da koltuğa.
Sıra artık onda. Ama artık korkmuyor.
Merakla bakıyor dünyaya.
---
Britta Teckentrup’ın Hafıza Ağacı’nda ise ormanın sevilen simalarından tilki bir gün gözlerini kapıyor ve bir daha asla uyanamıyor
Bütün arkadaşları geliyor yanına. Önce derin bir sessizlik oluyor. Sonra sessizliği baykuş bozuyor: “Her sonbahar yarışırdık dökülen yaprakları kim yakalayacak diye.”
Fare atılıyor ardından “güneşin batışını izlemeye bayılırdı, hep en güzel noktayı bulurdu.”
Sonra sincap konuşuyor, sonra ayı, sonra tavşan… ve beklenmedik bir şey oluyor.
Anlatılan her anıyla birlikte tilkinin uyuduğu yerden turuncu renkli bir ağaç kök salmaya başlıyor. Arkadaşları tilkiyi andıkça ağaç büyüyor ve göğe ulaşıyor. Bütün hayvanlar, çocukları hatta torunları ağacın dallarında ve gölgelerinde yaşıyor.
BEN MUTSUZKEN
Benim en sevdiğim ise Michael Rosen’ın ölen oğlu için yazdığı Mutsuz Kitabı. Öykünün hemen başında gülümseyen bir çizimiyle çıkıyor karşımıza Rosen, altına şu notu düşmüş: “Ben mutsuzken.”
“Mutluymuş gibi yapıyorum. Mutsuzken insanlar beni sevmez diye.”
“En üzgün hissettiğim zaman Eddie’yi düşündüğüm andır. Eddie benim oğlumdu. Öldü. Çok çok çok sevdim. Ama yine de öldü."
“Bazen bütün bunları birisiyle konuşmak istiyorum. Annemle. Ama o da yok artık.“
“Bazen bulut gelir tepeme. Eddie gittiği için değil. Annem gittiği için değil. Hiçbir şey birkaç sene öncesiyle aynı olmadığı için.”
“Her gün gurur duyacağım en az bir şey yapmaya çalışır, geceleyin de bir tek onu düşünmek için çok çok çaba harcarım.”
“Her gün iyi hissetmemi sağlayacak en az bir şey yapmaya çalışır, bunu yaparken kimseyi incitmemeye çalışırım.”
“Mutsuzluk karanlık ve derin bir yerdir. Yatağının altındaki boşluk gibi. Mutsuzluk geniş ve yumuşak bir yerdir. Kafanın üstündeki hava gibi.”
“Karanlık ve derin olduğunda oraya gitmek istemem. Geniş ve yumuşak olduğunda havaya karışmak isterim.”
“Aslında bu, artık burada olmak istemediğim anlamına geliyor. Sadece yok olmak istiyorum.”
“Yine de, bazen çevreme bakıyorum, trendeki insanlara, inşaattaki vince ve aklıma şeyler geliyor; yağmurun altında yürüyen annem, kanepede oynayan Eddie ve doğum günleri. Doğum günlerini severim. Benim olmasalar bile. Ve mumları…”
“Mumlar.... mumlar mutlaka olmalı...”
---
Sevgili okuyucu,
Sık sık soruyorsun, çocuğa ölüm nasıl anlatılır diye. Ölümü, kendine nasıl anlatıyorsun? Pencereden gelen esinti mi, kök salmış hatıralar ağacı mı, şişede sakladığımız kalp mi yoksa tepemizdeki hüzün bulutu mu?
Mutlaka hepsi, ama en çok hangisi?







Yorumlar