top of page
Ara

Erich Fromm, Sağlıklı Toplum kitabında sert bir uyarıda bulunur: Modern insan, kendini yalnızca satabildiği ölçüde değerli hissedebilir.


Onun “pazarlayan kişiliği” bir vitrindir; gülümsemesi, bilgisi, enerjisi, en mahrem duyguları bile birer metaya dönüşür ve sessizce alıcı bekler.


Eğer bir talep görürse, varoluşu anlam kazanır; görmezse, bir hiçe, bir hayalete dönüşür; görünmez, duyulmaz ve yok sayılmış hisseder.



Fromm’a göre her sabah uyandığımızda değerimiz yeniden fiyatlanır. Piyasanın, algoritmanın ve binlerce bakışın her gün yeniden belirlediği bu görünmez borsada, yeterince üretken, yeterince parlak, yeterince “değerli” olmadığımız her anda değersizlik hissi kapımızı çalar.


Ve ruhumuz, arz-talep dengesinin insafına terk edilmiş ucuz bir metaya dönüşür.


Seçeneklerle doldu bir dünyada sürekli şüphe içinde yaşarız. “Özgür insan ister istemez güvensizdir,” diye yazar Fromm, “ve düşünen insan istemez emin değildir.”



Değersizlik hissinin en sinsi yanı, kanıtlarla çürütülememesidir. Jodie Foster, Oscar alır ama yetersiz hisseder. Başarılı bir cerrah, bir ameliyatta yaşadığı komplikasyonun ardından tüm kariyerini sorgular. Bir anne, çocuğuyla geçirdiği onlarca güzel günü unutur, bir anlık sabırsızlığı yüzünden kendini kötü ebeveyn ilan eder.


Değersizlik, kanıtlarla ilgilenmez. O anki yetersizlik hissimizden beslenir.



Her ne kadar değersizlik duygusunun kökeni çocukluğumuzdaki şartlı sevgiye dayansa da, kapitalist sistem bu kırılganlığı ustalıkla sömürür.


Guy Debord’un belirttiği gibi, görüntü gerçekliğin yerini alır. Değerimiz, olduğumuz kişiyle değil, gösterdiğimiz imgeyle ölçülür. Sosyal medya bu gösteriyi herkese açar. Artık hepimiz hem sahnedeyiz hem seyirci; hem başkalarının yargıcıyız, hem de onların yargılarının sanığı.


Sanki her an bir mahkemenin önündeyiz ve jüri her sabah yenilenir. Böyle bir dünyada içsel değerimizin sürekli dalgalanması kaçınılmaz hale gelir.



Psikanalist James Masterson, değersizlik duvarında bir çatlak bulur: “Ustalaşma zevki.”


Küçük bir çocuğun ilk kez bir kapıyı açtığında ya da ilk adım attığında hissettiği o saf sevinç, hiçbir dış onaya ihtiyaç duymaz. Çocuk başarısını kimseye satmaz; sadece yapar ve yapabildiği için sevinir.


Masterson’a göre yetişkinlikte de bu duyguya geri dönebiliriz.



Yazdığımızda, çalıştığımızda, bir şeyi tamir ettiğimizde, birinin yüzünde gülümseme yarattığımızda… eğer bunları “ne kadar değerliyim?” sorusuna cevap aramak için değil, eylemin kendisi için yaparsak, değersizlik duvarında ilk çatlak oluşur.


Virginia Woolf, romanı Flush’tan sonra gelen yorumlardan bunaldığında onu kurtaranın kendi eylemlerine odaklanmak olduğunu yazar:


“Ünlü, büyük olmayacağım. Serüvenlere atılmayı, değişmeyi, hem aklımı, gözlerimi açmayı sürdüreceğim, damgalanmaya, basmakalıplaşmaya karşı duracağım hep.”



Fromm, hayatının son yıllarında insanın yapabileceği en devrimci eylemin tamamen uyanık olmak olduğunu yazmıştı.


Değersizlik hissine verilebilecek en güçlü yanıt, o hissin ortasında bile uyanık kalabilmek ve hatırlayabilmektir:


Değerimiz, ne yaptığımıza değil, kim olduğumuza bağlıdır. Ve kim olduğumuz, hiçbir piyasanın, hiçbir algoritmanın, hiçbir bakışın belirleyemeyeceği kadar derindir.


Belki de en büyük özgürlüğümüz, rekabetçi piyasanın ortasında bile bu derin gerçeğe uyanık kalabilmektir.



Kaynakça

Erich Fromm - Sağlıklı Toplum

James Masterson - The Search for Real Self

Virginia Woolf - Bir Yazarın Günlüğü

“Dünyanın sana bir şey borçlu olduğuna inanarak dolaşma,” der Burdette, “Dünya sana hiçbir şey borçlu değil, o senden önce buradaydı.”


Bu cümle canımızı acıtır. Çünkü içimizde gizli bir muhasebe defteri taşırız. Verdiğimiz emeklerin, gösterdiğimiz sabrın, yuttuğumuz kırgınlıkların bir gün karşılığını bulacağına inanırız.


Kaybetmeye dayanabiliriz. Hak ettiğimizi alamamaya dayanamayız.


Oysa dünyanın böyle bir sözleşmeden haberi yoktur.



Dünya bana borçlu diye hissettiğimizde, bir terfi başkasına gittiğinde sadece üzülmeyiz; haksızlığa uğramış gibi hissederiz.


Emeklerimiz görülmediğinde sadece yorulmayız; görünmez olduğumuzu düşünürüz.


Sevdiğimiz biri beklediğimiz ilgiyi göstermediğinde sadece kırılmayız; değersiz olduğumuza inanırız.


Her defasında acının ve öfkenin derinlerinde aynı cümle dolaşır: “Ben bunu hak etmiyordum.”



İçimizdeki muhasebeci en çok ilişkilerimizde çalışır. "Ben onun için şunu yaptım, o benim için ne yaptı?"


Fedakarlıklarımızı bir çeteleye yazarız. Her fedakarlık, karşı tarafı biraz daha borçlandırır. "Ben senin için neler yaptım" cümlesi, bir yakarış gibi görünebilir ama aslında bir faturadır.


Fedakarlıkla borçlandırmak, sevginin en sinsi düşmanı haline gelir. Çünkü veren el artık açık değil; alacaklıdır.



Mark Manson'a göre, hak edilmişlik duygusunun en büyük sorunu sürekli iyi hissetme ihtiyacıdır. Gerekirse başkalarının pahasına.


Dünya bize borçluymuş gibi hissettiğimizde, o borcu farklı yollardan tahsil etmeye başlarız. Küseriz. Uzaklaşırız. Sessizce cezalandırırız.


İnsanları görünmez sınavlara tabi tutar, onları kendi hayal kırıklığımızın sorumlusu ilan ederiz.


Bir gün yalnız kaldığımızda anlarız ki, insanlar bizden kaçmıyor; çetelemizden kaçıyor.



Mücadele etmek yerine haksızlıkları saymak


Psikanalist Heinz Kohut bu kırılganlığa “narsisistik yara” der. Adı yanıltmasın, hepimizde vardır bu yara. Ama hepsi aynı derinlikte değil.


Bazılarımızın yarası daha derindir. Küçük bir eleştiri karşısında aniden utançla dolup taşarız. Bir sohbet sırasında sözümüz kesildiğinde içimizde beklenmedik bir boşluk hissederiz.


Ve en sessiz olanı: Birinin başarısını kutlarken gülümseriz ama içimizdeki muhasebeci çoktan kalemi eline almıştır.


Durmadan yazar. Ama sadece haksızlıkları.



Hesap defteri kabardıkça Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ındaki yeraltı adamı gibi geri çekiliriz.


Konuşamadıkça, isteyemedikçe, gösteremedikçe sadece hınç büyütürüz. Artık haksızlıklar, pasif varoluşumuzun bahanesine dönüşür ve haksızlıklardan zevk almaya başlarız. Çünkü bu, haklılığımızı büyütür.


Daha şevkle yazarız deftere.


"Karaciğerim mi ağrıyor, varsın daha beter ağrısın!" der yeraltı adamı. Tedavi olmayı reddeder; çünkü iyileşmek, kimliğine dönüşmüş hıncından vazgeçmek demektir.



Nietzsche, hıncın güçlü insanda anında tükendiğini, güçsüz insanda ise içe dönüp zehre dönüştüğünü yazar. Güçlü olan tepki verir ve geçer. Güçsüz olan ise hayali bir intikamla avunur. Yeraltı adamının defteri bu yüzden kapanmaz: Saymak, eylem yerine geçmiştir.


“Dünya bana borçlu” deyip geri çekildikçe, hayatı daralır, ama haklılığı büyür.


Yeraltı adamı, hıncını bir tür kötülük olarak sahiplenir. Ama daha sonra gerçekle yüzleşir. Bunca yıl, kötü biri olamamak bir yana, herhangi bir şey olmayı becerememiştir.



Korinliler'de sevgi şöyle tanımlanır: “Sevgi kötülüğün hesabını tutmaz.”


Ama hesap tutmamak, haksızlığa boyun eğmek anlamına gelmez. Tam tersine. Hınç bizi mücadeleden uzaklaştırır; enerjimizi soruna değil kendi haklılığımıza harcarız.


Çetele tutan kişi savaştığını sanır ama aslında sayar. Sayar, sayar ve hayatını sayarak tüketir.


Defteri kapatan kişi ise yeni bir mücadele için ilk kez ellerinin ve zihninin boş olduğunu fark eder.


Ve hayatını genişletir.



Kaynaklar:

Heinz Kohut - Forms and Transformations of Narcissism

Fyodor Dostoyevski - Yeraltından Notlar

Mark Manson - The Subtle Art of Not Giving a F*ck

Korinliler 1 - Bölüm 12:5

Friedrich Nietzsche - Ahlakın Soykütüğü Üzerine

Yıllarca imalarla, suçlamalarla, “senin için doğrusu bu” denilerek hareket alanın daraltıldı.


Kendine ait olmayan bir düzenin içinde, sığmadığın bir kafese uyum sağlamaya çalıştın.


Bunu fark ettiğin anlar oldu, başını korkuyla çevirdin.


Suçlanmamak için bağımsızlığını feda ettiğin o zemin bir gün çöktü.


Kafes de kırıldı.


Kafese geri dönmek istemiyorsun. Bu nedenle eskiden kolayca görmezden gelebildiğin bir eleştiri, şimdi zihnine bir tortu gibi yapışıyor.


Çünkü o eleştiri yalnızca bugüne ait değil. Boşa geçirdiğin zamanın yükünü de taşıyor.


Tahammülsüzsün çünkü güçlendin. Bir zamanlar böyle anlarda başını eğerdin. Söyleneni yapar, kendine çekidüzen verirdin. Uyum daha güvenli gelirdi. Gündüzleri gülümser, geceleri bilenirdin.


Şimdi öyle değil. İlk kez dik duruyorsun. İçin şüpheyle dolu, yine de kendinden vazgeçmiyorsun.


Bundan sonra, kafese dönmeni işaret eden herhangi bir imada bedenini bir anda ateş basacak. Ruhun bir kurt gibi dişlerini gösterecek. Tahammülsüzlük sandığın öfke seni koruyacak.


Böyle anlarda, “Yaşamım boyunca içimi kemirttiniz. Evlerinizle. Okullarınızla. İş yerlerinizle…” diyen Tezer Özlü’yü hatırla:


“Sizin düzeninizle, akıl anlayışınızla, namus anlayışınızla, başarı anlayışınızla hiç bağdaşan yönüm yok. Aranızda dolaşmak için giyiniyorum. Hem de iyi giyiniyorum. İyi giyinene iyi yer verdiğiniz için. Aranızda dolaşmak için çalışıyorum. İstediğimi çalışmama izin vermediğiniz için.”


Ölmek istediğinde seni dirilten, yazı yazmak istediğinde aç kalırsın diye korkutan, aç kalmayı denediğinde sana zorla serum takan topluma karşı Özlü, en sonunda “Ben bütün bunların dışındayım,” diye haykırdı:


“Sınırlar kadar hiçbir kısıtlamadan sıkılmadım ve kendi sınırlarım içinde sınırsızlığımı kurdum. Hiç değilse bana özgü bir sınırsızlık, kendi suskum, kendi çığlığımın sınırsızlığı.”


Sen de artık kendi sınırlarının içindesin.


Seni utançla yoğurarak biçimlendirirlerdi. Artık onların aynalarında kendine bakmıyorsun.


Suçluluğu boynuna halka yaparlardı. Artık onların beklentilerini kendi görevlerin saymıyorsun.


Dikkatlice dinlersen, içinde yalnızca öfke olmadığını fark edebilirsin. Kendi yönünü bulmuş birinin sessiz gururu da var. Endişen içini kemirirken bile heyecanlanıyorsun.


Çünkü kutsal bir inatçılıkla, önünü göremesen de yolundan vazgeçmiyorsun.


Öfkeni anladıkça, eleştiriler benliğine ulaşmadan yok oluyor. Aslında öfkenin, bir zamanlar korkuyla feda ettiğin hayatın yasını sürdüğünü biliyorsun.


Böylelikle sıkılı yumruklarını indiriyorsun.


Artık kendini savunmak için sertleşmek zorunda değilsin. Kaba ya da saldırgan olmak zorunda değilsin. Köprüleri yakıp insanlardan uzaklaşmak zorunda değilsin.


Yoksa sana yapılanı başkasına yapmış olursun.


Benliğinin gücü sertleştikçe bedenin dili yumuşuyor.


Belki sana inanılmaz gelecek ama; bugün en sert suçlamalara bile kendini açıklamak zorunda hissetmeden gülümseyebilirsin. En sevimsiz imalara takılmadan kendi yolunda ilerleyebilirsin.


Çünkü artık istismar edilemezsin.


Merak etme, tahammülsüzlük sandığın o öfke, unutmayan bir kurt gibi kapının önünde bekliyor.


Artık evindesin.



Kaynaklar:

Tezer Özlü - Yaşamın Ucuna Yolculuk

30.000 üyeli haftalık Huzursuz Bülten'e ücretsiz abone olabilirsin:

Teşekkürler.

HUZURSUZ BEYİN

  • Instagram
  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
bottom of page