top of page
Ara

Eskiden aşk, engellerle tanımlanıyordu; dağlar, çöller ve ayırmak isteyen kötü kalpli ebeveynler. Bugün daha büyük bir engelle karşı karşıyayız: İmkansız beklentiler.


Partnerimizin iyi bir dost, tutkulu bir aşık, entelektüel bir denk ve duygusal bir liman olmasını bekliyoruz.


Ve sorun yaşadığımızda, sessiz bir kuşku beliriyor zihnimizde:


“Buna katlanmalı mıyım, yoksa kendime ihanet mi ediyorum?”



Esther Perel, "Eskiden bir köyün sunduğunu bugün tek bir kişiden bekliyoruz" diye yazar. Bu muazzam bir yüktür. Ama tuhaf olan beklentinin büyüklüğünden ziyade çelişkisidir.


Çünkü bu kadar rol için uyumlanma gerekir. Oysa her yerde “Kendin ol!” sloganları görüyoruz. Uyumlanmanın ihanet olduğunu öğreniyoruz. Ama başkası bize uyumlansın istiyoruz.


Bunu sinsi bir yolla yapıyoruz. “İstiyoruz,” demiyoruz da, “iyi sevgili böyle olur,” diyoruz.


Oysa korktuğumuz için uyumlanmakla, köklenmek için uyum sağlamak aynı şey değil. Ama kim köklenmekten bahsediyor ki?



Bugünlere bir anda gelmedik.


Önce romantik hareket bize doğru kişiyle aşkın zahmetsiz olacağını söyledi; zorlanmayı sevgisizlik saydık.


Sonra bireysellik kültürü “kendine sadık kal”ı “rahatsızsan git”e çevirdi, sosyal medya her köşeye mutlu çiftler ve sonsuz seçenekler yerleştirdi; biz de kalmayı zayıflık saydık ve elimizdekini azımsadık.


Bugünse farkındalık adı altında sürekli nasıl hissettiğimize bakıyoruz. Hislerimizden sevdiğimiz insanı sorumlu tutuyoruz.



Oysa ruh eşi bulunmaz, yaratılır. Artık karşılıklı emekle bir ruh eşi yaratmıyoruz, en az sorun çıkaranla devam ediyoruz.


Onarılması gereken ufak pürüzler, elenme işaretlerine dönüştü. Belirsizliğin erotik doğası gitti yerine bir gün pişmanlıkla uyanmanın kaygısı geldi: “Ya boşuna zaman harcıyorsam?”


Sevgililer artık birbirlerini hafifçe tutuyor. Suya girmeyip ayaklarıyla oynayanlar gibi.


Birlikteyiz ama kesinlik yok. Yan yanayız ama bağlanmış değiliz. Yalnız değiliz ama yalnızız. Sürekli şüphe, benimsenmemenin kızgınlığı ve sürekli bir açlık.



Bugün herkes özel hissediyor. Ama kimse özel hissettirilmiyor. Bunun hüsranını yaşıyoruz.


Herkes “olduğu kişi için” sevilmek istiyor. Ama sevgi performansa dönüştü:


Mesajıma beklediğim hızda döndün mü? Tatil planını ne kadar önceden yaptın? Ben söylemeden kırıldığımı anladın mı?


Ve beklediğimizi alamadığımızda içimizde aynı cümle dolaşıyor: Ben bu ilişkiye bunun için mi katlanıyorum?



Güçlü bir ilişkiyi Sally Rooney’in tarifinde görebiliriz: “Yıllar boyunca, aynı toprak parçasını paylaşan, birbirlerine yer açmak için bükülen, alışılmadık şekiller alan iki küçük bitki gibi…”


Ama biz bükülmekten korkuyoruz. Alan açmayı taviz, bükülmeyi kendimize ihanet sayıyoruz.


Modern ilişkinin gizli korkusu bu: Ya kalırsam ve beklediğim hayatı kaçırırsam?


Ocean Vuong'un yazdığı gibi; hiçbir şey sonsuza dek sürmez derler, ama aslında korktukları, bir şeyin onu sevebileceklerinden daha uzun sürmesidir.



Alain de Botton, hangi partneri seçersek seçelim yanlış kişiyi seçtiğimizi iddia eder. Çünkü herkes bu beklentilerin altında ezilir. Biz de. Onlar da.


Yine de beklentilerimizi sorgulamayız. Bunun yerine karşımızdakini sürekli onarılması gereken hasarlı bir bina gibi görürüz.


Herkes özel hissetmek istiyor ama bunun yerine düzeltilmesi gereken bir hata muamelesi görüyor.


Lana Del Rey, aşkın bu çelişkisini ironik bir şekilde dile getiriyor: “Seninle olmak varken, neden en iyisini bekleyeyim ki?”



Eskiden aştığımız engeller bir ilişkinin gücünü gösterirdi. Çiftler, çözülmemiş birçok sorunla birlikte yaşayabilirlerdi. Ama birbirlerini bırakmayacağını bilirlerdi.


Bugün en ufak sorunlar bizi şüpheye düşürüyor. Kendimize ihanet etmeyelim diye hafifçe tutuyoruz ilişkinin ucundan.


Kundera bizi uyarmıştı. Ayaklarımızı bağlamaması için ilişkinin ağırlığından kaçabiliriz.


Ama asıl dayanılmaz olan hafiflikmiş.



Kaynaklar:

Esther Perel - Mating in Captivity

Sally Rooney - Normal People

Ocean Vuong - On Earth We're Briefly Gorgeous

Lori Gottlieb - Belki de Biriyle Konuşmalısın

Alain de Botton - Why You Will Marry the Wrong Person

Milan Kundera - Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği

İnsanın kendini sevilmeye layık görmesi köklü bir devrimdir.


Elli yaşında hayata gözlerini yuman öykü yazarı ve şair Raymond Carver’ın granit mezar taşına iki şiir kazınmıştır. İlkinde şöyle yazar:


Peki elde ettin mi bu hayattan istediklerini, yine de?


Ettim.


Peki ne istemiştin?


Sevilen biri oldum diyebilmek, sevildiğimi hissedebilmek yeryüzünde.



Carver, sevilmeyi dilemez. Sevildiğini hissedebilmeyi diler.


Bazen masada bir dolu sevgi vardır. Ama biz tabağımıza hak ettiğimize inandığımız kadarını alırız.


Bazen, pek azını.


Erich Fromm’un Sevme Sanatı’nda gösterdiği gibi ne kadar sevgi hissedebileceğimizi kendimizi ve bir başkasını sevebilme kapasitemiz belirler.


Kendimizi sevilmeye layık gördüğümüzde güvende hisseder, masadaki sevgiyi ancak o zaman fark ederiz.



Raymond Carver hayatını iki döneme ayırır. İlki uzun, ikincisi kısa.


On dokuzunda evlenir, yirmisinde iki çocuk babası olur. Yazmaya tutunurken kapıcılık, temizlikçilik yapar. Yoksulluk kemiklerine işler. Erken yaşta gelen sorumluluklar ve parasızlık onu sıkıştırır.


Zamanla içkiye sığınır. Suçluluk ve yetersizlik yıllarca içini kemirir. Ta ki kırkına yaklaşırken doktoru ona “Bu hızla gidersen altı ay ömrün kaldı” diyene dek.


Alkolü bırakır. Ve kendisinin hayal bile edemediği ikinci hayatı başlar.



Saf Lütuf


Sevilmek yetmez. Onu hissedebilmek gerekir. Helen Schucman’ın dediği gibi görevimiz sevgiyi aramak değil, ona karşı inşa ettiğimiz engelleri bulup kaldırmaktır.


Carver’ın engeli suçluluktu: alkolün bıraktığı utanç, yıkılan evliliğin ağırlığı, yitip giden yılların gölgesi.


Şair Tess Gallagher ile tanıştığında bu engeller kalkmıştı. Tess onu geçmişiyle değil, yazdıklarıyla tanıyordu. Ve engeller kalktığında sevgi zaten oradaydı.



Sevginin dışarıdan gelen bir şey olduğuna inanırız. Oysa sevilmek, hazır zemine düşen bir tohuma benzer.


Carver, bir keresinde, “Yaşadığımız sürece hiçbir şey yeterli gelmez. Ama aralıklarla bir tatlılık ortaya çıkar ve fırsat bulduğunda galip gelir.” diye yazmıştı.


Hayat hala mükemmel değildi, insan hala mükemmel değildi; ama sevilmeye değer olduğuna inandığı an, hayat tatlılaştı.


Sevgi çoğu zaman böyle işler: Önce biz karar veririz sevgiye değer olduğumuza, sonra o gelir toprağımıza.



Artık kendini sevilmeye değer gören Carver, hayatında yeni, daha yaratıcı bir döneme adım atar.


Gallagher ile birlikte on yıl daha yaşar. Bu on yılda, Aşk Konuştuğumuzda Ne Konuşuruz gibi en etkileyici şiirlerini ve öykülerini yazar.


Elli yaşına geldiğinde kanser olduğunu öğrenir. Arkadaşları üzüldüğünde onları teselli eder:


“Hayır. Saf lütuftu bu!”



Raymond Carver’ın mezar taşı, Port Angeles’ta denize bakan bir tepede durur. Granit üzerine iki şiir kazınmıştır. İkincisinde şöyle yazar:


Benim için ağlamayın. Ben şanslı bir adamım.


Kendimin veya bir başkasının beklediğinden on yıl daha fazla yaşadım.


Her dakikası saf lütuftu. Bunu sakın unutmayın.


Carver, her zaman masada olan sevgiyi, kırkından sonra almaya cesaret etmişti.


Sevgi zaten hep oradaydı.



Kaynaklar:

Raymond Carver - Ultramarine

Raymond Carver - A new Path to Waterfall

Erich Fromm - Sevme Sanatı

Helen Schucman - A Course in Miracles

Önemli hissetmek isteriz. Kendimizi beğendiğimiz için değil, istememek elimizde olmadığı için.


“Önemli olmak, aslında dikkate değer olmaktır.”


Filozof Rebecca Goldstein, önemli hissetmenin hayatta kalma irademizin bir parçası olduğunu savunur. Beynimiz, sık sık şu üç soruya cevap arar:


Varlığım bir anlam ifade ediyor mu?


Başkaları beni fark ediyor mu?


Dünyaya bir değer katıyor muyum?



Önemli hissetmenin dört bileşeni bulunur.


Önem: Hatırlanmak isteriz, sadece doğum günlerinde değil, sıradan bir salı günü de birilerinin aklından geçtiğimizi bilmek isteriz.


Takdir: Övülmek isteriz, ama yaptığımız iş için değil, o işi yapan kişi olduğumuz için.


Yatırım: Birilerinin bize zaman ayırmasını, hatta belki bizim için risk almasını isteriz.


Bağlılık: Ve en çok da yokluğumuzun fark edilmesini isteriz. Bütün bunları büyük gösterilerle değil, küçücük jestlerle, kısa cümlelerle, sık sık görmek isteriz.



Goldstein'ın asıl çarpıcı tespiti şu: Kendimiz için de önemli olmak isteriz.


Bu içgüdünün köklerini Spinoza'da bulur; filozofun conatus kavramından derinden etkilendiğini belirtir: Taş, bitki veya insan… Her canlı kendi kapasitesini sürdürme ve artırma eğilimi taşır.


Spinoza bu çabaya “conatus” der.


Goldstein’a göreyse insan biyolojik olarak varlığını sürdürmekle yetinmez; varoluşsal olarak onu haklı çıkarmak, değerli kılmak ister.



Yani, zihnimizin o bitmek bilmez iç sesleri, kendimize kurduğumuz mahkemeler ve gece yarısı hesaplaşmaları aslında tek bir kök soruya hizmet eder:


Tükettiğim bu oksijene ve harcadığım bu zihinsel çabaya gerçekten değer miyim?


Goldstein’e göre bu yüzden "önem projeleri" üretiriz; kariyer, sanat, iyilik, aşk; hepsi, aynı zamanda kendi conatus’umuzu onaylatma girişimidir.


Anlamlı bir hayat arayışımızın kökeninde, işte bu kendimize kanıtlama çabası yatar.



Çoğu zaman bencillik sandığımız bu önemli olma arzusu, aslında evrenin kaosuna karşı verdiğimiz bir mücadeledir.


Termodinamiğin ikinci yasasına göre evren, giderek düzensizleşir. Goldstein, bir sorunu çözdüğümüzde ya da bir başkasının hayatına dokunduğumuzda, aslında evrenin kaosuna karşı küçük bir “düzen” zaferi kazandığımızı yazar.


O uçsuz bucaksız boşlukta, bir nokta kadar yer kaplayan bizler, bir şeyleri değiştirebildiğimizi hissederiz.



Goldstein, bu önem ihtiyacını karşılamak için dört farklı strateji geliştirdiğimizi söyler.


Kimimiz "aşkın" olanı seçer; varlığımızın evreni yaratan bir güç tarafından fark edildiğine inanmak bizi ayakta tutar.


Kimimiz "sosyalleşen" olur; değerimiz tamamen sevdiklerimizin gözünde var olur.


Kimimiz "kahraman mücadeleci"dir; dikkat çekmekten çok, dikkati hak edecek bir karakter inşa etmeye çalışır.


Kimimiz de "rekabetçi"dir; kendi değerimizi ancak başkalarını geride bırakarak hissedebiliriz.



Ne yazık ki içinde yaşadığımız çağ, rekabetçi stratejiyi ödüllendiriyor. Psikolog Gordon Flett'in araştırmalarına göre artık bir "anti-mattering" (önemsiz hissetme) çağındayız: Sık sık kendimizi görünmez, duyulmaz ve önemsiz hissediyoruz.


Daha çocukken başlıyor bu. Küçücük bir çocukken bile karakterimizden ve çabamızdan çok başarılarımız ödüllendiriliyor. "Olduğun gibi değerlisin" cümlesinin yerini "yapabildiğin kadar değerlisin" aldı. Sınav sonuçları karakterin, başarılar çabanın önüne geçti.


Ve farkında olmadan kendimizi sürekli kanıtlamak zorunda hisseden yetişkinlere dönüştük.



Dikkatimizi çalmak için milyar dolarların harcandığı bu çağda hepimizin boynunda görünmez bir tabela olduğunu düşünebiliriz:


“Dikkatine değiyorsam lütfen göster bana.”


Birine değerini hatırlatmak, yokluğunu hissettiğimizi söylemek, o kişinin hayata tutunmasına düşündüğümüzden çok daha fazla katkı sağlayabilir.


Bir başkasına önemli olduğunu gösterdiğimizde, kendi varlığımızın da bu dünyada bir fark yarattığını görürüz.


Çünkü önemli olmak, aslında önemseyebilmektir.



Kaynaklar:

Gordon Flett - The Psychology of Mattering

Jennifer Breheny Wallace - Mattering

Rebecca Goldstein - The Mattering Instinct: How Our Deepest Longing Drives Us and Divides Us

30.000 üyeli haftalık Huzursuz Bülten'e ücretsiz abone olabilirsin:

Teşekkürler.

HUZURSUZ BEYİN

  • Instagram
  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
bottom of page